sokak ve duvar

güncel kültür ve sanat bloğu

"Sen yolunda yürü ve bırak ne derlerse desinler..."

Karl Marx, Kapital ı. Cilt Önsöz

Alev Sayın,  Side' de yaşıyor ve su sporları üzerine dalış okulu var. kendisi ile sezon sonu bir değerlendirme ve Side' nin sorunları hakkında görüştüm.

Murat Ceyhan: Bir çok sanatçı değişik isimlerle meşhur oldu. Peki, sizin isminiz gerçekten kendi isminiz mi?
Alev Sayın: Emel Sayın bir filminde afişlerinde “Alev Sayın” olarak kullanmış, ben de artist ismim varmış diye düşünmüştüm ama hiç artist olmayı düşünmüyordum. Liseden sonra iki yıl devlet memurluğu hizmetinde bulundum. Kelebek gazetesinin düzenlemiş olduğu foto roman kraliçe yarışması oldu. Çevremdeki kız arkadaşlarımın; “güzel kızsın” teşvikleri benim resim yollamama neden oldu. Başvurusu sonrası gelen formda takma isim kullanabilme imkanımız vardı. Zaten bu yarışmaya da ailemden gizli giriyordum ve aile ismimi de kullanmak istemiyordum. Fakat kendi ismimden başka bir isim de hiç aklıma gelmedi. Sanat hayatım boyunca da ismimi hep takma isim sandılar ve inanılmadı.
İsmimin çeşitli yerlerde kullanılmasından dolayı bir hak iddia etmem söz konusu olamaz zaten. Bugün internette “Alev Sayın” yazdığınızda bir çok kişinin bu adı kullandığını görebilirsiniz.
Murat Ceyhan: İçinizde şöhret olmaya karşı nedensiz bir heyecan var mıydı? Yaşamınızın gelişiminde neler yaşadınız?
Alev Sayın: Şöhret olmayı hiç düşünmedim. Benimsemedim. Bir resim yollamam ile şöhret yolu açıldı ve çorap söküğü gibi arkası geldi. Hasbel kader kendi kendine olduğunu söyleyebilirim. Belki de çok kolay şöhret sahibi olduğum için benim için hiçbir değeri olmadı. Şöhret olmak da bir hastalık gibi ve kolay bırakılmıyor ki ben bu hastalığa yakalanmadığımı düşünüyorum. Ama ha deyince de bırakılamıyor. Güzel yerlere geldiğimi biliyorum ama devam ettirmek istemedim. Sıkıldığımı söyleyebilirim. İlk önce sinema ile başladı. Ardından sahneye oradan da gazinolara geçtim. Ama ülkede ekonomik kriz olunca ilk önce eğlence sektörünü vuruyor ve bu nedenle gazinolarda birer birer kapanmaya başladı. Çok güzel yerlerde çalıştığımdan dolayı bir çok teklif geldi ama sahnelerden uzaklaştım. 1989 yılında bir yıl İngiltere’ de lisan öğrenmeye gittim. Dönüşümde turizm sektörü revaçta olduğu için buraya, Side’ ye yerleştim ve bir bar açtım.  1991 yılında Kuveyt savaşı işlerimiz oldukça etkiledi. Ama şimdilerde insanlar bombalara ve savaşlara alıştığı için bu sıkıntıları yaşamıyoruz. O günlerde Saddam Hüseyin kurbanı olduğumuzun altını rahatlıkla çizebilirim. Sonra İstanbul’ a döndüm ve bir süre daha sahne almaya devam ettim. Biraz kendimi toparladıktan sonra yeniden sahnelerden uzaklaştım. Arkadaşlarımın teşvikleri ile emlakçılık sektörüne girdim fakat bu işin bana göre olmadığını işin içine girdikten sonra anladım. Emlakçılık bir anlamda pazarlama işi olduğu için malumunuz tamamıyla söz  ustalığına ve dolambaçlığına dayanıyor ki bu da benim kişiliğimle uyuşmayan bir neden. 2000 yılında tekrar Side’ ye tatile geldim. Bu tatil sırasında bir arkadaşım dalalım dedi. Ben de 1983 yılından beri profesyonel anlamda dalarım. Sonra bu arkadaşım dalış okulu açmak için iş teklifinde bulundu. Ben de ona hem destek  olmak hem de üç kuruş parayı değerlendirmek için teklifini kabul ettim. Onunla bir sezon kadar çalıştık ve ayrıldık. İstanbul’ da yine üç sene kaldıktan sonra bu arkadaşımın okulu devrettiğini gördüm. Ve bu yeni arkadaşlarla çalışmaya başladı. Bu iş profesyonelliğe dönüşmeye başladığını görmeye başladım. Bodrum’ da bir arazim vardı. Onu sattım ve Belek’ de dalgıçlık işine yatırım yaptım. Yine şansızlık ki geldiler tüm Beleği yıktılar. Elimde kalan malzemelerle Side’ ye geldim. O zaman limanda dalgıç okulu yoktu. Bunun üzerine bir tekne aldım ve kendim çalıştırmaya başladım. Bu işi 2006- 2007 yılında iki yıl devam ettirdim. Şimdi bu teknemi tura çevirdim. Side’ yi seviyorum. Tarihin içinde yaşamak, tarihi teneffüs etmek ben de heyecan yaratıyor. Ama 2006 yılında teknemi alıp limana geldiğimde limanda su yoktu. Geçmişten gelen borçlar v.s. önümdeki ciddi sorunlardan birisiydi. Öylesine karmaşık bir konu ki hala bugün işin içinden çıkılabilmiş değil. Hala susuz ilkel koşullarda limanda faaliyetlerimizi sürdürüyoruz. Bunlarla uğraşmaktan yoruldum ve yıprandım. Anlatamadığım anlaşılmak istenmeyen konu hijyen meselesi. Dalgıç malzemeleri hassas malzemeler ve dikkat edilmesi gerekiyor. Bu konuda maddi manevi yaşadığım zararlar anlatılabilecek gibi değil. Çevremdeki teknelere gelince onların pek umursamadığını daha doğrusu bu bohemliğe alıştıklarını söyleyebilirim.
Murat Ceyhan: 2009- 2010 turizm sezonunda bu işe devam etmeyi düşünüyor musunuz?
Alev Sayın: Biliyorsunuz, bir gemi batırmayı düşünüyorlar. Hatta uçak da batıracaklarmış. Side’ de de dalış yapılabilecek yer kısıtlı. Profesyonel dalış yapanlar geldiklerinde ikinci kez aynı yere dalmak istemiyor. Bu batık projesi güzel olabilir ama ifade ettiğim ettiği gibi çözülmesi gereken evveliyatlı konu su sorunun çözülmesi. Dalmışım gelmişim ben o malzemelerimi yıkayamamışım neye yarar ki. Belediye başkanımızla aynı konuyu konuşmaktan konuşacak bir şey kalmadı bu konuda. O da sıkıldı bizler de ve konu hep düğüm halinde. Şunu ifade edeyim dalgıç okulları kadar diğer teknelerin su sıkıntısı bizim kadar değil. Onlar teknelerini deniz suyu ile yıkayabiliyor. Bulaşıkları konusunda fikrim yok ama sanırım nehirden su tedariki ile bu işi hallediyorlar. Bir anlamda taşıma suyla değirmen döndürme misaline benziyor.  Herkes de alışmış havası var. Ben de çıban başı olup günah keçisi haline dönüşmek istemiyorum. Zaten bu saate kadar belediye ile sorun yaşamışım. Nasreddin Hoca’ nın fil hikayesinde olduğu gibi kimsenin de umrunda değil. Ben de artık pes etmiş durumdayım. Yine de yeri geldikçe vurgulamak istediğim bir konu. Su hijyenin temeli Allah göstermesin buna bağlı olarak hastalıkların çıkacağından korkuyorum. Tam bir felaket.
Esnafı ekonomik olarak etkileyen gelişmelerden birisi de her şey dahil  turlar. Düşünebiliyor musunuz, içki bile dahil ve limitsiz. Müşteri geliyor, içkisini pet şişeye doldurmuş; siz bir şey satamıyorsunuz ki! Nasıl para kazanacaksınız? Burada parayı kazanan acenteler.  Oteller bile para kazanamıyor. Dışarıdaki esnaf tamamıyle bitik durumda. Bizim zengin olma hayali artık yok ama giderleri bile karşılayacak gelire sahip değiliz.
Konun çözümünde; ilk öncelikle Türkiye’ nin turizm politikaları tamamıyla değişmesi gerekiyor. Buraya özgü olmayan tüm turizm sektörünü ilgilendiren her şey dahil sisteminin kaldırılması gerekiyor. Tek geliriniz bu sektördense 3-4 ay para kazanacağım diye bekliyorsunuz ama ne yazık ki ifade ettiğim koşullara bağlı olarak para kazanma şansınız yok. Tamamıyla  bitmiş durumdayız. 2000 yılından beri bu sektördeyim.  Geçmiş yıllara göre turist sayısında artış fakat harcamalar konusunda bir artışın paralelinde olmadığını gözlemlerinizle şahit olabilirsiniz. Gelen turistler alış veriş yapmıyor. Kimsenin elinde poşet göremiyorsunuz. Buraya gelen bir çok turistte işsizlik veya yoksul turistler oluyor. Esnaf elindeki malı sermayesine satıyor. Kardan vazgeçmiş durumda. Elindeki malı paraya çevirmeye çalışıyor. İnsanın dili varmasa da zararına satış yapan bir çok arkadaşımız var. Evlerine sadece yemek götürebilmek için. Böyle iş mi yapılır?
Toparlamam gerekirse; limanda yaşayan biri olarak, tek sorunumuz elektrik ve su. Bunlar ön plana çıkan belli başlı sorunumuz. Diğer bir konuda dediğim gibi Türkiye’ nin turizm politikaları konusunda yeniden yapılanma sürecine girmeleri.

Ülkede yeterince sorun varken, forum havasında “yerel basının sorunları” başlığı altında bir soruna değinmek ne kadar popüler olur veya reyting getirir bilinmez ama bildiğim bir gerçek var ki o da birilerinin hatırlanmayan sorunları gündeme gelmesini sağlayarak bunları kamuoyu ile paylaşmasıdır.
Yerel basın- medya günümüzde ne kadar ciddiye alınmasa da mahallî anlamda kendi üzerine düşen görevi layığı ile yerine getirmektedir. Geçtiğimiz yüzyıl içinde gerçekleşen kurtuluş savaşımızda yerel basın; bu ülkenin kazanılmasında önemli görevler üstlenmiş, cumhuriyetin temelinde çorbaya tuz katanlardan olmuştur.
Peki, içinde bulunduğumuz yüzyılda “yerel basın” a karşı güttüğümüz aşağılayıcı tavrın altındaki davranışlar nedendir? Yerel Basın’ a olan güvensizliğimiz mi yoksa güçsüzlüğü mü? Her ne olursa olsun demokrasi adına; yerel basına sahip çıkmak en azından demokrasiye inanıyorum söylemini dile getirenlerin görevi. Çünkü çok sesliliğin ana kaynağı olarak yerel basını ele aldığımız da onu takip ettiğimizde de rahatlıkla görebiliriz ki bu söylediklerimiz doğru. Siz hangi ulusal gazetede yerel yönetim organı olan belediye meclis üyeliğinin bir üyesinin bir demecini okuyabilmişsinizdir ki! Ya da küçük esnafın dile getirdiği bir demeci! Hiç birini… Okumak, görmek dahi mümkün değildir. Ve buna benzer diğer mahallî sorunları.
Genel olarak ülkeye baktığımızda kalkınma hamlesi sürecinde yerel basından alınacak önemli verilerin olduğunu görebiliriz. Yeter ki bunlar okunsun, tasnif edilsin ve raporlansın. Eğer tek bir cümle için ülkeye üniversite açmıyorsanız (merak edenlere o tek cümle: “biz şu kadar ülkemize üniversite açtık”) yeterince yetişmiş kadrolarımız elimizde var. Ve devlet, ivedilikle yerel basın konusunu ele alarak sorunların üzerine gitmeli; teşvik ve tedbirlerle gelişmesini sağlamalıdır.
Burada devletin yapması gereken çok önemli bir konu da; bugün gazete açacak müteşebbisin en az iletişim mezunu veya basın yayın mezunu bir kişiyi kadrosunda istihdam etmesi veya onay imzasının aranmasını şart getirmesidir. Sektörde istihdam politikalarında bir düzelmeye ve ilgili okul mezunlarının iş bulma konusunda ufuklarının açıldığı görülecektir. Saksı çiçeği niyetine süs olsun diye bu okulların da açılmadığı sanırım anlaşılır. Görüyoruz ki eline üç- beş kuruş geçen herkes yerel basın patronu oluyor. Bu seçim zamanlarında artan gazeteleri düşündüğümüzde az önce yukarıda bahsini geçtiğim güven olgusunun da ne kadar ayaklar altına alındığının bir anlamda altının çizilmesidir. Fakat önerdiğim, işsizliğin azaltılması politikalarının işlemesi, sektörün bir düzene girmesi anlamındaki çalışmalar ilk etapta birilerinin işine gelmese de bu konuda gayet ciddi çalışma içerisinde olan yerel basın patronlarını memnun edeceği görüşündeyim. Bu insanlar ciddi çalıştıklarından dolayı fazlası ile görevlerini yerine getirmektedirler. Şu an benim ilk aklıma gelip sayabileceğim en az on kişi var.
Yerel basın ile ilgili sorunları ele alırken; bir hukuksal düzenlemenin yapılması gerektiği ön plana çıkanlar arasında. Yapılacak çeşitli hukuksal düzenlemeler sektörü ilk şokta zorlasa da bu işi ciddi anlamda yürütenleri zorlamayacağı gün be gün ortadadır. Zaten amaç; mesleğin saygınlığını ve güvenilirliliğini arttırmaksa bu tür düzenlemeler, senede bir gazete çıkarıp ben gazeteciyim diye dolaşanları ve tokatçı gazetecileri rahatsız edecektir. Namuslu olanları değil.








çağdaş manavgat

1/10/2008

bayramdan sonra, "çağdaş manavgat" gazetesi  yayın hayatına başlıyor. günlük; siyasi, ekonomik, sosyal, kültür- sanat ve spor ağırlıklı bir gazete olarak bölge gazetesi olma yolunda adımlar atmaya başlayacak.antalya olmak üzere tüm manavgat, side çevresinden haberlerinizi bekliyoruz.
yorumlar kısmından iletişime geçebilirsiniz.

“Şu günün ansızlığı, yâd eder geçmişin saklı sokaklarını. Köşeler umuttur…”

Zamanın içinde yorgun bir ihtiyar gibiyim. Çevremde tüm sevdiklerim gecenin karanlığında sönen birer lamba.

Aniden bir aynanın içinden çıkıp, nefesinin kanatlarını sıradan geçen yaşantımın üzerinde hissettiğim benzerim; hayatımdan su gibi geçti.

Sonra ölüm…

Bekliyorum, nefsimin ve ruhumun karanlık mezara akmasını, cehennemin kapısını çalmasını.

Yaşamın mengenesinden kurtarıp, kör bir istasyonun peronuna bırakmak istiyorum; veled- i zinanın cami avlusunda başlayan seyahati gibi…

Boşalmış şişelerin, yarım kalan kadehlerin, köşelerde büzüşüp sızmaları sanki görmek isterler. Bir gölgenin ve anın izinde yeni geleceği aradığını bilmezler. Bir ayyaş, bir anarko- nihilistir.

Sıkılırım…

Bir yerlere bakarım. Rüyalarım çözüm üretmeden sabaha karışır. Kavuşamadığına inat.

Yaşamın düzenine, balık istifi konan hayatları [2] ; seyrederken, kendimi cezalandırırım. Ama en korkuncu; o günü, bitkisel hayatta geçen altı günü düşündükçe hissettiğim acı, bu cezanın yanında bin misli artar.

Flower Power’ ın mesihi buyursa da “Karpuz Şekerinde [3]”; üzülmeyeceksin… Oysa “O”; Bukowski’ nin Linda’ sı; Jéromé ile Silvia’ dır Perec [4] ’ in…

Tabuların tabutlarında bize servis edilen üçüncü sınıf lokanta menüsünde fiyatı pahalı kalitesi düşüktür yaşadığımız hayatın bedeli… Seçeneğiniz yoktur. Ya aç kalacaksınız, ya da o bedeli ödeyip o yemeği yiyeceksinizdir. Ve herkes yediği için; siz de yersiniz: Reklâm filmlerindeki hayatı düşleyerek. Sonra; “Yapay Cennetler [5]” de bir kadeh esrikliğinde huzura kavuşarak. Dingin, huriler arasında.

Raylarda, demirin orgazm sesleri. Bağırır; düüüt… düüüt. Çılgınca sevişmelerin son noktasıdır vardığı istasyon. Elinde şişesi bir adam. Kafası hafifçe yana düşmüş. Gelip geçenler; pis ayyaş, zıbarmış derler. Bir melek; amca, amca der. Annesi elinden sertçe çekip; bırak o ayyaşı kızım, der. O zavallı anne nereden bilsin onbeş yıl sonra o meleğinin bu peronda bekleyen bir fahişe olacağını. Nereden bilsin o perondaki insanlar o annenin patronuna verdiğini. Okuyucu, nereden bilsin o perondaki insanların hepsinin birer değersizler topluluğu olduğunu. Çünkü bunlar maskelerin altında yatan yüzleşemediğimiz gerçeklerimizdir. Karşımızdakine oynadığımız tiyatrodur. Ama herkes o ayyaş kadar olamamıştır. O gerçektir. O şişesindeki son damlayı içmiş, sonra sızmış ve cehennemin kapısını aralamıştır. Linda’ sına, Silvia’ sına kavuşmuştur.

Küçük melek yıllar sonra o günü hatırlar. Utanır. O bir fahişe, diğeri onurlu bir ayyaştır. Gerçekleri öğrendiğinde o ayyaşa karşı duyduğu sevgi bir kat daha artar. Bir aşkın tükettiği, kadehler arasındaki hayat: Sadakat ve bağlılık.

Niceleri yaşamıştır, acının acı şarabından içmeyi. Yaşamlarını bir anın peşinde koşarak, tüketerek hayatlarını anlamlı kılmış; geriye manifestolarını bırakmışlardır. Bohem hayatlarını akıllarda bellek izi yapmışlardır…

Oysa neden “O”. O’ nu benleştiren, vazgeçilmez kılan, böylesine hayat tüketen? Tanrıya inanmak için tanrıyı görmek arzusuna benzeyen bu sorular; hiçbir zaman göremediğimiz ama inandığımız tanrı gibi cevapsız; O’ na duyulan ilahi bağlılık. Hepimizin Ayten [6] ’ i gibi.
[1] Murat Ceyhan, Bir ayyaşın not defteri; internet ortamında yayınlanan güncel kitap


 

[2] J. Hendrix, hard rock’ ın babası. İnsanların balık istifi yaşadıkları hayata yeni bir boyut katmanın gerektiğine inanmıştı. [yazarın notu]

[3] R. Brutigan, Karpuz Şekerinde (Woodstock, Flower Power kuşağının mesihi. Kitabı, birinci Woodstock konserlerinde beat kuşağının incili olarak kabul edildi. [yazarın notu])

[4] G. Perec, Şeyler (Beat kuşağının önde gelen yazarlarından) ve “Yaşamı Kullanma Klavuzu”

[5] C. Baudrillard, Yapay Cennetler (Şarap içmenin erdemleri üzerine yazılmış, sevginin kutsallığını anlatan bir Fransız romanı

[6] Ümit Yaşar Oğuzcan, “Ayten” Şiiri

Büyük Acımız

8/7/2008

Sevgili Av.Ela Kurt' u ne yazık ki kaybettik. Ölüm Hiç yakışmadı ona.
Veda bugün (08.07.2008), ama o hep yüreğimizde yaşayacak...
Ailesi, Sevenleri, İstanbul ve şiir ağlıyor. 
Dualarımız onunla.

“karımı asla aldatmam. Evde biftek beni beklerken, sokakta niye köfte peşinde koşayım…”  Paul Newman

 

Karımı aldatmaya karar vermiştim. Uzun zamandır onunla yaşadığım ilişki beni tatmin etmiyor, yeni heyecanlar güzellikler arıyordum. Onu aldatmam gerektiği düşüncesi ise içimde alevlendikçe yangınlara dönüşüyordu. Dayanılmaz bir ızdırapla bu muhteşem heyecanı yaşamak, hatta ona bir ders vermek istiyordum.  

 

İnternet benim için vazgeçilmez olmuştu. İş saatlerimin dışında her boş bulduğum an, klavye ve ekran başında sörfle geçiyordu. Benimle konuşmak için geldiğinde telaşla, hazır tuttuğum haber sitelerine geçerek benden bir şekilde şüphelenmesini görünür olarak engellemiş oluyordum. Biliyordu veya ben de biliyordum ki “şüpheleniliyor” dum… Zanlı gibi hissettiğimi hissedebiliyordum. Ama kararım karardı ve bunun uğruna çok şeyi göze almıştım.

 

Ahmet Altan’ ın “Aldatmak” romanında yazdıklarından daha zor bir duyguydu. Orada kâğıt üzerine yazılmış duygular, olaylar ve sonuçları varken oysa şimdi hayatımda kökünden değişikler yapabilecek gelişmeler var. Yine de çok iyi düşünmeli ve ona göre karar vermeliydim. Bir anlık kararın sonucu tüm yaşamımı berbat da edebilirdim. Arayışlarıma şimdi de duygusal etkenler girmişti. İş çıkışlarım hemen internet başına oturmakla sonuçlanmıyordu. Uzun yürüyüşler ve düşüncelerle dolu bir yol günlerimin olmazları arasında yer almaya başlamıştı. Kendime; aldatmak bu kadar zor muymuş demekten alamıyor, dallanıyor budaklanıyor diyordum. Ya daha çabuk harekete geçmeliydim ya da işi sonuna kadar sabırla götürmeliydim. Kararım, son düşüncem oldu. İş çevremden tanıdığım ve bu işlerin doktorasını yapmış bir ağabeyin görüşlerine başvurmak en akıllıcısı olacaktı.

 

Bu işlerin insanı, çevresine öylesine güven verici durur ki onu aile dostu olarak dahi görmek istemezsiniz. Hiçbir savaşçı kalesinin içeriden fethedilmesini istemez. Ne kadın ne de erkek. Ama dışarıdaki dostluk ve babacanlıkları orada kalsın anlamında çok iyidir. Ben de orada kalsın ağabeylerimden biri ile bu işi mülakat ettim. İlk hisler pişmanlık ve bir daha yapmama sözleri üzerine kurulurken, yarattığı alışkanlık eroin etkisi gibi… Kafamdaki düşünceler ve duygular aydınlanıp netleşeceği yerde daha da bulanıklaşarak seçilmez bir tablo haline dönüşmeye başlamıştı.

 

Bir ses, “baba neyin var?” ile irkildim. Küçük kızım halimden pek memnun olmamış, afacan bakışları ile beni sorguluyordu. Bir an içim ezildi. Kendime gelmeliydim. “Hey dostum, bu kadar da belli etmek olmaz ki” dedim kendi kendime. Kızım bu halimden garipsemişse karımı varın siz düşünün. Aklından binlerce kadınsı şeytanlıklar, senaryolar hatta ihaneti öğrendiği gün sergileyeceği tiyatronun senaryosu bile yazılmıştı. Alttan alta diğer oyunculara da akrabalara haber verilmişti.

“Yok, bir şey, babasallık bunalımları” dedim. Ne demekse ben de anlamamış ama önemli hava kattığı için böyle demiştim. Sevgilim, öyle suratıma baktı ve arkasını dönüp elinde bebeği kıçını burka burka gitti.

 

Ben, babasallık bunalımlarımla yine baş başa kalmıştım. Elimdeki gazetenin üçüncü sayfası düşüncelerime moral olmak istercesine karşımda: “Aldatılan kadın kocasını balta ile doğradı”. Ne haber ama… Tam boğazıma bir düğüm geldi kitlendi. Yutkunamıyor, soluk alamıyordum. Boğulduğumu hissettim o an. Bayılmışım. Bir elin sarsması ile gözlerimi açtığımda karşımda karım ve elinde sıkı sıkı sarıldığı bebeği, dudakları titremeye, gözleri kızarmaya ve dokunsan ağlayacak olan küçük sevgilim.

 

Erkekliğimin gururu ile sanırım aşırı yorgunluk ve iş stresi dedim. İnanmamış iki çekik göz yaklaşan fırtına öncesi sessizlikle “inanmadık ya, şu küçük kızına, sevgiline şükret” dercesine öyle bir baktı ki aldatılan kadının kocasını balta ile parçalamasından daha kötü etki yarattı. Belki o an balta değil de kalbime ekmek bıçağını saplasaydı bu kadar acı hissetmezdim. Ama benim de çekik gözlerimin ona verdiği cevap altta kalırcasına değildi: “Sen de dikkat et”. Bir kadının şifresini çözmeye başladığınızda onun tüm gizemi ortadan kalkar. Günlerin tercüme etmesine gerek kalmayan dilini de öğrenmişsinizdir çünkü.

 

Sonunda karımı aldatmayı başardım. Aşkın Nur Yengi’ nin şarkısındaki sözler hep kulağımda. “Sonunda oldu seni aldatım. İçim kan ağlayarak”. Timsah gözyaşları da olsa bu duyguyu yaşamak, yükselen adrenalin seviyenizi hissetmek öylesine büyük bir keyif ki kelimeler yetersiz kalır. İş çıkışları sonrası eve gidişlerim bu yüzden geç olmaya başladı. Uydurduğum yalanlar ayyuka çıkabilir, istenmeyen sonuçlara neden olabilirdi. Tek çözüm yolu vardı o da küçük gerginliklerle atlatılabilecek bir yoldu. Eve dönüşlerimde bir duble atmam ilk önceleri karımda tedirginlik yaratmışsa da ilerleyen zaman “evde de bir çilingir sofrası kursak” serzenişlerine dönüşmeye başlamıştı. Bu kaçamakları ötelemek adına bir hafta sonu balkonda, yıldızların altında kurduğumuz sofra ile gönlünü yaptım. O bu farkındaydı yoksa ben mi ama öyle bir elektriklenme vardı ki aramızda eskisinden daha fazla birbirimizi sevmeye başlamıştık. “Gözünü sevdiğim aldatmak. Desene ağabeylerimiz bu işin kerametini bilmişler de yaşatmışlar…” Günler ayları kovaladı. Neredeyse bir yıl olmuş hiçbir şüphe üzerimde oluşmamıştı. Bu arada kaçamaklarımın sonucunda meyvem de dünyaya gelmişti. Öylesine mutluydum, heyecanlıydım ki bunu hiç yaşamadığımı o an fark ettim. Benim küçük kızım, sevgilim bile bu heyecan ve mutluluğu ilk doğduğu gün bu kadar yaşatmamıştı.

 

Meyvemi özenle çantasına yerleştirdim. Üzerini güzelce örttüm. En büyük korkum, bu kadar üzerine titrememle nazar değeceydi. Ne de olsa Osmanlı torunuyuz. Bu sefer duble atmama gerek yoktu. Karım her şeye rağmen onu aldatmamın meyvesini görecek, beni son bir yıldır yaşadığım duygusal sıkıntılardan kurtaracaktı. O an yüzünü merak ediyordum. Bu şoku umarım sarsılmadan atlatır dedim. Ne de olsa kadın. Teknoloji gibi onlarda her gün gelişiyor. Atladığımız bir model olabilir. Tedbir her zaman iyidir. Merdivenleri çıkarken bu kadar daraldığımı hatırlamıyorum. Asansöre binebilirdim ama sakinleşmek için merdivenleri tercih etmiştim. Ben de, alışık olmadığı üzere zile bastım. Kapının ardından topuk tıkırtıları geliyordu. Yaklaştı ve kapıyı açtı. Yüzünde garip bir tebessümle “fazla kaçırıp anahtarları mı bulamadın?” dedi. “Hayır, Bugün farklı bir gün. Seninle bu akşam yüzleşme akşamımız” dedim. Yüzünü birden sis perdesi kapladı. Kara bulutlar çehresinde toplanmış, çakmak üzeriydi. İçeriye geçerek, sözlerime ara vermeden sürdürdüm. “Aşkım, seni aldatıyorum. Biliyorum aldatmak ağır bir suç ama bunu yapmak zorundaydım. Bu çantanın içindeki yasak aşkın meyvesi; ister kabul et, istersen etme. Ama o benimle hep yaşayacak. Gerekirse evi terk bile edebilirim. Boşanırız.” Bir an bunları söylediğime pişman olmuş, korkmuştum. Cesaretli olmalıydım ve her şey çabucak sonuçlanmalıydı. Karım hıçkırıklara boğulmamak için kendini zor tutuyordu. Gözleri çizgi dışında görünmüyor, burnundan nefes alıyordu. Kızım koşarak geldi ve boynuma sarıldı. “Baba, o çantada ne var” dedi. Soğuk bir ses “kardeşin” dedi. Küçük sevgilim “oley” dedi. Öylesine mutlu olmuş sevinmişti ki, artık yapmacık bebeklerle oynamayacaktı. Çantanın etrafında dolanmaya başladı. Karım sert bir şekilde aç şunu dedi. Ürkek ve korkarak onların meraklı bakışları altında çantayı açtım. Her ikisinin de yüzündeki ifade farklı nedenlerle şaşkınlık doluydu. Karım, bu ne diyebildi. Küçük sevgilim, beni kandırdın diyerek annesinin boynuna sarıldı. Eğildim ve çantanın içinden çerçeveyi çıkardım. Üzerinde kaplı ince milaş kâğıdını yırttığımda bir kadın portresi ortaya çıktı. Bu karımdı. Onu yağlı boya çalışmamda portre yapmıştım. Gözümü kapatsam çizebileceğim bir yüzdü o. Milim milim bildiğim bu yüzü ve kendisini dünyada başka bir kadınla aldatmam mümkün değil düşünemezdim bile… Onu sanatla aldatmıştım. Sanata olan aşkım buna neden olmuştu. Çektiğim sıkıntılar, bunalımlar ve alkol alışlarım bundandı. Ve o bir yılsonunda bu kaçamaklarımı açıklamam gerekiyordu. Ama meyvesini vererek.

 

Karım hiç istifini bozmadan kucağında meleğimle beraber; “seni ağabeylerime söyleyeyim de bir güzel dövsünler” dedi ve kahkahayı ardından koyuverdi…

 

Bu arada kusura bakmayın, ben bekârım.   

 

"Çekirdek Sanat 6. Çağdaş Sanat Sergisi" nin ana konusu Türkiye'nin, bölgemizin ve dünyanın ivmesi hızla artan kaotik sürecini irdelemek amacıyla "Bu Gemi Nereye Gider" olarak belirlendi
Sanatın; dünya, toplum, hayat, politika ve gelecek ütopyalarıyla ilişkilerinin yeniden hatırlanması gerektiği bir dönemde her türden "kültürel-siyasi-toplumsal-kavramsal- kriz-kaos-gelecek" içeriklerinin irdelendiği ve Türkiye genelinden 60 sanatçının katılımıyla gerçekleşen sergide seramik, heykel, resim vb. farklı disiplinlerden yapıtlar yer alıyor.
Sergi 12 Mart - 12 Nisan 2008 tarihleri arasında Piramid Sanat Galerisi'nde izlenebilir.
Eserleri yer alan sanatçılar ise; Ceyda Ağırkol, Ebru Akkamış, Tülin Akkaş, Feyzan Alaysa, Emel Albayrak, Başak Avcı, Birgül Baran, Hayal Bayülken, Merih Tekin Bender, Deniz Beşer, Fulya Boztepe, Turan Büyükkahraman, Cangül Cavdar, Barış Cihanoğlu, Gonca Çağlar, Natali Çelikoğulları, Ayhan Çetin, Banu Çolak, Mehmet Dede, Demirhan Demirbaş, Ayşe Ece Deryaoğlu, Fazilet Öner Dinçbaş, Canan Ekinci, Zeynep Erdinç, Özerk Ergenç, Özge Enginöz, Derviş Ergün, Emine Ermiş, A. Burhan Ersan, Deniz Gökduman, Gülhan, Hüma İnceören, Nuray İpek, Yakut Kalkavan, Hakan Kamışoğlu, Nebahat Karyağdı, Erol Kılıç, Ekin Onat V. Merhart, Zuhal Neccar, Fatma Sevda Oktay, Deniz Örnek , Aylin Örücü, Irmak Özcan, Kenan Özgür, Güneş Özmen, Damla Öztürk, İlknur Öztürk, Semral Sağlam, Pınar Selimoğlu, Hülya Seyalıoğlu , Evren Sungur, Mehmet Sünbelli, Ayhan Taşkıran, Aylin Tekiner, Baybora Temel, Meral Pekün, Meltem Yakın Üldes, Bahadır Y. Yıldız, Nurhan Yeşil, Şükran Cabiri Zaim
İstanbul dışındaki sanatseverler sergiyi online olarak açılış görüntüleriyle birlikte www.cekirdeksanat.com adresinden izleyebilirler.

Piramid Sanat
Feridiye Cad 23- 25 Taksim 0212 297 31 15- 20- 21
www.piramidsanat.com

Çekirdek Sanat Atölyesi, "8 Mart Dünya Kadınlar Günü"nü 8 - 22 Mart 2008 tarihleri arasında, dünya kadın sanatçılarının katıldığı bir sergi ile kutluyor
Bütün dünyada, kadınların üzerindeki baskılara karşı ve kadınların toplumsal hayattaki özgürlükleri için kabul edilen bir günde düzenlenen sergi, kadınsı bir duyarlığı işaret ediyor.
Meral Ağar, Serpil Akgün, Dilek Aksakal, Selin Aktan, Belgin Alagöz, Funda Alkan
Sevda Arat, Ümran Özbalcı Aria, Ferda Ardalı, Zeynep Nuray Atasagun, Pembenur Güvenç Atasayar, Asuman Atşabar, Arzu Aysu, Eda Bahadınlı, Gözde Baykara, Fatma Nur Bayraktar, Eti Behar, Fulya Boztepe, Leyla Buharaü, Lydia Cömert, Cangül Çavdar, Sevil Çaylak, Ayşe Ece Deryaoğlu, Deniz Demir, Aysem Es, Ümit Gönenç, Aysu Günay, Fatma İden, Çağatay İnam Karahan, Nuray İpek, Serap İrdel, Nebahat Karyağdı, Gülseren Kayalı , Ayşe Dilek Kıratlı, İpek Kocaaydın, Mehlika Korol, Almıla Kursar, Hafize Ortaç, Çiğdem Öztürk, Semra Selek, Rahime Halide Soysal, Sevinç Sürer, Aysel Şengüder, Elçin Şener, Hilal Şimşek, Mine Talu, Filiz Tılhaslı, Elif Okur Tolun, Ayseli Tunçer, Gülgün Tüzün, Seba Uğurtan, Ayperi Vur, Rahime Yalnız, Belma Yağmur , Afet Yayla, Melis Yücel

İstiklal cad. Rumeli Han. N:48 C Blok / D:46 Kat 6 Beyoğlu 80060 - İstanbul
T: 0212 244 51 97

www.cekirdeksanat.com

Türk Eğitim-Sen'in araştırmasına göre, Türkiye'deki öğretmenin pazar filesini doldurabilmesi için AB ve OECD ülkelerine göre daha fazla para harcaması gerekiyor. Veriler AB ve OECD ülkelerine göre daha az maaşla geçinmek durumunda olan öğretmenlerin filesini doldurmak için OECD ülkelerine göre, maaşından 5 kat ile 12 kat daha fazla para ayırmasının şart olduğunu gösteriyor

Türk Eğitim-Sen'in araştırmasına göre, Türkiye'deki öğretmenin pazar filesini doldurabilmesi için AB ve OECD ülkelerine göre daha fazla para harcaması gerekiyor. Veriler AB ve OECD ülkelerine göre daha az maaşla geçinmek durumunda olan öğretmenlerin filesini doldurmak için OECD ülkelerine göre, maaşından 5 kat ile 12 kat daha fazla para ayırmasının şart olduğunu gösteriyor.
Türk Eğitim-Sen'den yapılan yazılı açıklamada Türkiye'deki düşük maaşlı öğretmenlerin filesini doldurabilmek için AB ve OECD ülkelerine göre daha çok para harcaması gerektiğini bildirdi. Türk Eğitim-Sen'in araştırmasına göre gıda ürünlerinde satın alma gücü paritesi göz önüne alındığında, içinde ekmek, et, balık, süt, yağ, meyve, sebze, şeker, bal gibi gıda ürünlerinin bulunduğu bir fileyi doldurmak için Almanya'da göreve yani başlayan bir öğretmen ayda maaşının yüzde 3.4'ünü, 15 yıllık bir öğretmen ayda yüzde 2.6'sını, İngiltere'de göreve yani başlayan bir öğretmen ayda maaşının yüzde 4.8'ini, 15 yıllık bir öğretmen ayda maaşının yüzde 3.3'ünü, Hollanda'da göreve yani başlayan bir öğretmen ayda maaşının yüzde 4.9'unu, 15 yıllık bir öğretmen ayda maaşının yüzde 3.4'ünü ayırıyor.
Aynı durum Lüksemburg, Norveç, İrlanda, İzlanda ve İsviçre'de de görülüyor. Bir fileyi doldurabilmek için Lüksemburg'da göreve yeni başlayan bir öğretmen ayda maaşının 6.9'unu 15 yıllık bir öğretmen maaşının yüzde 3.4'ünü, Norveç'te göreve yeni başlayan bir öğretmen ayda maaşının 7.2'sini, 15 yıllık bir öğretmen maaşının yüzde 5.8'ini, İrlanda'da göreve yeni başlayan bir öğretmen ayda maaşının 6.2'sini, 15 yıllık bir öğretmen maaşının yüzde 3.3'ünü, İsviçre'de göreve yeni başlayan bir öğretmen ayda maaşının yüzde 4'ünü, 15 yıllık bir öğretmen ise maaşının yüzde 2.5'ini, İzlanda'da ise göreve yeni başlayan bir öğretmen ayda maaşının 6.7'sini, 15 yıllık bir öğretmen de maaşının yüzde 5.1'ini ayırıyor.
TÜRK ÖĞRETMENİ FİLESİ İÇİN MAAŞINDAN 5 KAT İLE 12 KAT DAHA FAZLA PARA AYIRMALI
Türk Eğitim-Sen'in araştırmasında OECD ülkelerinde eğitim çalışanları bir fileyi doldurmak için maaşından yüzde 2.5 ile yüzde 7.2 oranında ücret ayırması gereken; Türkiye'deki durumun oldukça farklı olduğu dikkati çekiyor. Gıda ürünleri satın alma gücü paritesi göz önüne alındığında Türkiye'de göreve yani başlayan bir öğretmenin maaşından ayırmak zorunda olduğu oran yüzde 36 iken 15 yıllık bir öğretmen ise maaşının yüzde 30'unu gıda harcaması için ayırmak durumunda. Yani Türkiye'de bir öğretmenin filesini doldurmak için OECD ülkelerine göre, maaşından 5 kat ile 12 kat daha fazla para ayırması şart.

istatistik-1
Free Counter
istatistik-2

Free Hit Counters

istatistik-3


istatistik-4

istatistik-5
reklam herşeydir
sokak ve duvar gazetesi formu
sokak ve duvar gazetesi google grubu

internet kitapçınız kitapyurdu.com'dan binlerce kitaba ulaşabilirsiniz.