Karımı Aldatıyorum
4/5/2008“karımı asla aldatmam. Evde biftek beni beklerken, sokakta niye köfte peşinde koşayım…” Paul Newman
Karımı aldatmaya karar vermiştim. Uzun zamandır onunla yaşadığım ilişki beni tatmin etmiyor, yeni heyecanlar güzellikler arıyordum. Onu aldatmam gerektiği düşüncesi ise içimde alevlendikçe yangınlara dönüşüyordu. Dayanılmaz bir ızdırapla bu muhteşem heyecanı yaşamak, hatta ona bir ders vermek istiyordum.
İnternet benim için vazgeçilmez olmuştu. İş saatlerimin dışında her boş bulduğum an, klavye ve ekran başında sörfle geçiyordu. Benimle konuşmak için geldiğinde telaşla, hazır tuttuğum haber sitelerine geçerek benden bir şekilde şüphelenmesini görünür olarak engellemiş oluyordum. Biliyordu veya ben de biliyordum ki “şüpheleniliyor” dum… Zanlı gibi hissettiğimi hissedebiliyordum. Ama kararım karardı ve bunun uğruna çok şeyi göze almıştım.
Ahmet Altan’ ın “Aldatmak” romanında yazdıklarından daha zor bir duyguydu. Orada kâğıt üzerine yazılmış duygular, olaylar ve sonuçları varken oysa şimdi hayatımda kökünden değişikler yapabilecek gelişmeler var. Yine de çok iyi düşünmeli ve ona göre karar vermeliydim. Bir anlık kararın sonucu tüm yaşamımı berbat da edebilirdim. Arayışlarıma şimdi de duygusal etkenler girmişti. İş çıkışlarım hemen internet başına oturmakla sonuçlanmıyordu. Uzun yürüyüşler ve düşüncelerle dolu bir yol günlerimin olmazları arasında yer almaya başlamıştı. Kendime; aldatmak bu kadar zor muymuş demekten alamıyor, dallanıyor budaklanıyor diyordum. Ya daha çabuk harekete geçmeliydim ya da işi sonuna kadar sabırla götürmeliydim. Kararım, son düşüncem oldu. İş çevremden tanıdığım ve bu işlerin doktorasını yapmış bir ağabeyin görüşlerine başvurmak en akıllıcısı olacaktı.
Bu işlerin insanı, çevresine öylesine güven verici durur ki onu aile dostu olarak dahi görmek istemezsiniz. Hiçbir savaşçı kalesinin içeriden fethedilmesini istemez. Ne kadın ne de erkek. Ama dışarıdaki dostluk ve babacanlıkları orada kalsın anlamında çok iyidir. Ben de orada kalsın ağabeylerimden biri ile bu işi mülakat ettim. İlk hisler pişmanlık ve bir daha yapmama sözleri üzerine kurulurken, yarattığı alışkanlık eroin etkisi gibi… Kafamdaki düşünceler ve duygular aydınlanıp netleşeceği yerde daha da bulanıklaşarak seçilmez bir tablo haline dönüşmeye başlamıştı.
Bir ses, “baba neyin var?” ile irkildim. Küçük kızım halimden pek memnun olmamış, afacan bakışları ile beni sorguluyordu. Bir an içim ezildi. Kendime gelmeliydim. “Hey dostum, bu kadar da belli etmek olmaz ki” dedim kendi kendime. Kızım bu halimden garipsemişse karımı varın siz düşünün. Aklından binlerce kadınsı şeytanlıklar, senaryolar hatta ihaneti öğrendiği gün sergileyeceği tiyatronun senaryosu bile yazılmıştı. Alttan alta diğer oyunculara da akrabalara haber verilmişti.
“Yok, bir şey, babasallık bunalımları” dedim. Ne demekse ben de anlamamış ama önemli hava kattığı için böyle demiştim. Sevgilim, öyle suratıma baktı ve arkasını dönüp elinde bebeği kıçını burka burka gitti.
Ben, babasallık bunalımlarımla yine baş başa kalmıştım. Elimdeki gazetenin üçüncü sayfası düşüncelerime moral olmak istercesine karşımda: “Aldatılan kadın kocasını balta ile doğradı”. Ne haber ama… Tam boğazıma bir düğüm geldi kitlendi. Yutkunamıyor, soluk alamıyordum. Boğulduğumu hissettim o an. Bayılmışım. Bir elin sarsması ile gözlerimi açtığımda karşımda karım ve elinde sıkı sıkı sarıldığı bebeği, dudakları titremeye, gözleri kızarmaya ve dokunsan ağlayacak olan küçük sevgilim.
Erkekliğimin gururu ile sanırım aşırı yorgunluk ve iş stresi dedim. İnanmamış iki çekik göz yaklaşan fırtına öncesi sessizlikle “inanmadık ya, şu küçük kızına, sevgiline şükret” dercesine öyle bir baktı ki aldatılan kadının kocasını balta ile parçalamasından daha kötü etki yarattı. Belki o an balta değil de kalbime ekmek bıçağını saplasaydı bu kadar acı hissetmezdim. Ama benim de çekik gözlerimin ona verdiği cevap altta kalırcasına değildi: “Sen de dikkat et”. Bir kadının şifresini çözmeye başladığınızda onun tüm gizemi ortadan kalkar. Günlerin tercüme etmesine gerek kalmayan dilini de öğrenmişsinizdir çünkü.
Sonunda karımı aldatmayı başardım. Aşkın Nur Yengi’ nin şarkısındaki sözler hep kulağımda. “Sonunda oldu seni aldatım. İçim kan ağlayarak”. Timsah gözyaşları da olsa bu duyguyu yaşamak, yükselen adrenalin seviyenizi hissetmek öylesine büyük bir keyif ki kelimeler yetersiz kalır. İş çıkışları sonrası eve gidişlerim bu yüzden geç olmaya başladı. Uydurduğum yalanlar ayyuka çıkabilir, istenmeyen sonuçlara neden olabilirdi. Tek çözüm yolu vardı o da küçük gerginliklerle atlatılabilecek bir yoldu. Eve dönüşlerimde bir duble atmam ilk önceleri karımda tedirginlik yaratmışsa da ilerleyen zaman “evde de bir çilingir sofrası kursak” serzenişlerine dönüşmeye başlamıştı. Bu kaçamakları ötelemek adına bir hafta sonu balkonda, yıldızların altında kurduğumuz sofra ile gönlünü yaptım. O bu farkındaydı yoksa ben mi ama öyle bir elektriklenme vardı ki aramızda eskisinden daha fazla birbirimizi sevmeye başlamıştık. “Gözünü sevdiğim aldatmak. Desene ağabeylerimiz bu işin kerametini bilmişler de yaşatmışlar…” Günler ayları kovaladı. Neredeyse bir yıl olmuş hiçbir şüphe üzerimde oluşmamıştı. Bu arada kaçamaklarımın sonucunda meyvem de dünyaya gelmişti. Öylesine mutluydum, heyecanlıydım ki bunu hiç yaşamadığımı o an fark ettim. Benim küçük kızım, sevgilim bile bu heyecan ve mutluluğu ilk doğduğu gün bu kadar yaşatmamıştı.
Meyvemi özenle çantasına yerleştirdim. Üzerini güzelce örttüm. En büyük korkum, bu kadar üzerine titrememle nazar değeceydi. Ne de olsa Osmanlı torunuyuz. Bu sefer duble atmama gerek yoktu. Karım her şeye rağmen onu aldatmamın meyvesini görecek, beni son bir yıldır yaşadığım duygusal sıkıntılardan kurtaracaktı. O an yüzünü merak ediyordum. Bu şoku umarım sarsılmadan atlatır dedim. Ne de olsa kadın. Teknoloji gibi onlarda her gün gelişiyor. Atladığımız bir model olabilir. Tedbir her zaman iyidir. Merdivenleri çıkarken bu kadar daraldığımı hatırlamıyorum. Asansöre binebilirdim ama sakinleşmek için merdivenleri tercih etmiştim. Ben de, alışık olmadığı üzere zile bastım. Kapının ardından topuk tıkırtıları geliyordu. Yaklaştı ve kapıyı açtı. Yüzünde garip bir tebessümle “fazla kaçırıp anahtarları mı bulamadın?” dedi. “Hayır, Bugün farklı bir gün. Seninle bu akşam yüzleşme akşamımız” dedim. Yüzünü birden sis perdesi kapladı. Kara bulutlar çehresinde toplanmış, çakmak üzeriydi. İçeriye geçerek, sözlerime ara vermeden sürdürdüm. “Aşkım, seni aldatıyorum. Biliyorum aldatmak ağır bir suç ama bunu yapmak zorundaydım. Bu çantanın içindeki yasak aşkın meyvesi; ister kabul et, istersen etme. Ama o benimle hep yaşayacak. Gerekirse evi terk bile edebilirim. Boşanırız.” Bir an bunları söylediğime pişman olmuş, korkmuştum. Cesaretli olmalıydım ve her şey çabucak sonuçlanmalıydı. Karım hıçkırıklara boğulmamak için kendini zor tutuyordu. Gözleri çizgi dışında görünmüyor, burnundan nefes alıyordu. Kızım koşarak geldi ve boynuma sarıldı. “Baba, o çantada ne var” dedi. Soğuk bir ses “kardeşin” dedi. Küçük sevgilim “oley” dedi. Öylesine mutlu olmuş sevinmişti ki, artık yapmacık bebeklerle oynamayacaktı. Çantanın etrafında dolanmaya başladı. Karım sert bir şekilde aç şunu dedi. Ürkek ve korkarak onların meraklı bakışları altında çantayı açtım. Her ikisinin de yüzündeki ifade farklı nedenlerle şaşkınlık doluydu. Karım, bu ne diyebildi. Küçük sevgilim, beni kandırdın diyerek annesinin boynuna sarıldı. Eğildim ve çantanın içinden çerçeveyi çıkardım. Üzerinde kaplı ince milaş kâğıdını yırttığımda bir kadın portresi ortaya çıktı. Bu karımdı. Onu yağlı boya çalışmamda portre yapmıştım. Gözümü kapatsam çizebileceğim bir yüzdü o. Milim milim bildiğim bu yüzü ve kendisini dünyada başka bir kadınla aldatmam mümkün değil düşünemezdim bile… Onu sanatla aldatmıştım. Sanata olan aşkım buna neden olmuştu. Çektiğim sıkıntılar, bunalımlar ve alkol alışlarım bundandı. Ve o bir yılsonunda bu kaçamaklarımı açıklamam gerekiyordu. Ama meyvesini vererek.
Karım hiç istifini bozmadan kucağında meleğimle beraber; “seni ağabeylerime söyleyeyim de bir güzel dövsünler” dedi ve kahkahayı ardından koyuverdi…
Bu arada kusura bakmayın, ben bekârım.
