sokak ve duvar

güncel kültür ve sanat bloğu

"Sen yolunda yürü ve bırak ne derlerse desinler..."

Karl Marx, Kapital ı. Cilt Önsöz


“Birbirinin üzerinde tepişmeyi edepli hale getirmektir aşk.” Bunu diyen, Aysel Gürel. 80 yaşına gelmiş olsa da “yaş yetmiş iş bitmiş” klişesinin kapsama alanına girmeyen, giremeyen bir kadın. Deliliği kendinden menkul yaşlı kızların kendilerini ‘öteki’ haline getirip böylece bir zırh kuşandıkları zamanlardan dünyaya fırlatılmış gibi. Öyle bir zaman yok aslında; galiba hiç olmadı. Aysel ve onun gibiler kendi zamanlarını yarattı. Başka bir var olma hali, başka tür bir kadınlık bilgisi onunki.

Aysel Gürel’i niye severiz? Kimseye eyvallahı olmayan çelik gibi bir kadın olduğu için mi? Çocuklarına düşkünlüğü tamiri zor bir vehimle birleşmeyip hikayeyi ters yüz, kutsal annelik mitini de yerle bir ettiği için mi? Yaşlı kızların kasaba panayırı gibi rengarenk giyinip süslenmelerine alışık olmayan bir cemaatte onun gibisini, ondan ötesini zor bulacağımız için mi?

Anahtar sözcük: Alışmak. Belki de alışamadığımız için seviyoruz onu. Alışmak istemediğimiz, uzak, çok uzak gördüğümüz, böylesi de yüz yılda bir gelir dediğimiz için. Bütün benzemezliğiyle, uyumsuzluğuyla, uzaktan bile fark edilebilirliğiyle. Bir simge olduğu için ya da. “Yaşına başına bakmadan” parlak civanlarla nazenin aşklar yaşayarak, ikiyüzlü ahlak artıklarından oluşmuş sosyal tepeciklere bir özgürlük bayrağı diktiği için belki de. Sevmenin, sevilmenin, sevişmenin mesaisi, reçetesi, kullanım kılavuzu filan olmadığını göstermeye çalıştığı için ya da. Öyle de seviyoruz, böyle de. Onun gibi olmayı istiyoruz bazen: kuralsız, bağsız, özgür… “Evlerden ırak!..” deyip onun gibi olmamayı da istiyoruz bazen: çünkü zor! En radikal kararları eteğinden sarkan ipi koparır gibi düşünmeden alıveren, çoklarının tabu bellediğine cüret eden olmak da zor! Hem yaşamın o uzun uzun masallarını yakalamaya çalışacaksın, hem de kısa kısa mesellerden umduğun medeti çok orijinal kişilik gösterileriyle anlamlı kılacak, herkesten başka, bambaşka olacaksın. Bu senin “farklılığın” olacak. Bütün bunlar olup biterken, dönüp arkana bakmayacaksın ki “Bu deli ne zaman akıllandı” demesinler. Biz ki, yaşamı kendi yazdığı gibi oynayanlara deli deriz bu ülkede. Çoğunluğun eğilimlerine eğilmediği için kabul görmeyenleri, çoğunluk son derece “normal” olduğu için onların arasında fevkalade doğal yollardan, yani kendiliğinden ötekileşiverenleri bilmeyiz. Onlar öyle ayrıkotu gibi yaşar aramızda. Arada bir ayıklamaya çalışırız onları: aman düzen bozulmasın, aman ritmimiz aksamasın, aman yerkürenin bin yıllık anlatıları sarsılmasın…

Delilik vize gibidir. Kurallı kapılardan kılıfına uygun geçişler sağlar. Elini kolunu sallaya sallaya içeriye süzülüverirsin. Kimse edepsizliğine, fütursuzluğuna laf etmez. En sivri lafları da etsen, en olmadık şeyleri de yapsan kimse seni toplumsal bir yara, genel ahlaka aykırı bir vaka ya da bir tehdit olarak görmez. Aksine, gülünesi, hay Allah denilesi bir öykü kahramanı olursun. Çünkü artık, bir anlamda ‘öteki’sindir. Bulaşılmaz, uzlaşılmaz olansındır. Rahattır; keyfine bakarsın. Kimseye niye kırmızı çorap giydiğini, niye saçına yeşil perukalar taktığını veya ne diye “torunun yaşında çocuklarla” öpüştüğünü açıklamak zorunda kalmazsın. Sen osundur. Tüm deliliğinle kendinsindir artık, belki de kimsenin olamayacağı kadar.

Aysel Gürel, farklılığını anlatacak yol bulamadığı için mecburen “deli” kontenjanından hayatımıza girmeyi seçmiş bir masal kahramanı, bana kalırsa. Öğretilmiş ahlaka kafa tutan, örümceklenmesine fırsat vermediği aklını bilgiye sadece bilgiye yoran, verdiği mesajlar önyargısız okunabilse pek çok kadının kafa karışıklığına çare olabilecek olan bu kadın, günah, ayıp, yasak gibi “tehlikeli” sözcükleri yaşam pratiğiyle “aklayarak”, “beden” üzerindeki muhafazakar politikaların imhasına çok önemli bir katkıda bulunuyor. (Bu “imha”nın gerçekleşmesi henüz yıldızlar kadar uzak bize ama olsun; damlalar önünde sonunda denizi oluşturur.) Mor ve Ötesi’nden Harun’un bir süre önce bir televizyon programında Kültür Bakanı’na söylediği “Muhafazakarlıkla muhafaza edilecek bir şey kalmadı artık”ı Aysel Gürel yıllardır söylüyor: Bedeninin sınırlarının içinde yaşadığı coğrafyaya göre çizilmesine karşı çıkarak… Yaşama kendi ipiyle tutunarak… Her an çekip gidebilirmiş gibi yaşayarak… Yıllarca en acıklı aşklarımızın fonunda onun yazdığı şarkılar vardı. Kimse bizi anlamazken sanki o anlardı. Yalnızlığa ortak olan, onun “söz”leriydi. Ve hiç de “deli” değildi o sözler.
Aysel Gürel, hadi söyleyelim artık, bir ikon! Onu sırf “öteki” olmayı bile isteye seçtiği, “farklı” olmayı bir zırh gibi kuşandığı için seviyor olmalıyız. Onu bir “ikon”a dönüştürenin bu olduğunu da bilerek.

BUZ adlı rock grubu ilk albümlerinde çok konuşulacak bir şarkı da var !
 
Şarkılarının; Nirvana, Pearl Jam ve Alice in Chains gibi grunge akımının en ünlü gruplarının şarkılarına yakın olduğunu söyleyen BUZ; multimedia programını barındıran albümleriyle çok konuşulacak.

Bedroom adıyla 2002 yılında kurulan; ancak sonradan isimlerini değiştiren BUZ, ilk albümleri 'Senin Eserin'i çıkardı... Emre Özlüer (solist), Özer Kırçak (gitar), Cem Güney (Bas gitar) ve Tercan Şener'den (davul) oluşan BUZ'un albümü, Türkiye'de rock müziğin seyrine ve gelişimine önemli katkılarda bulunan Tarkan Gözübüyük'ün prodüktörlüğünde hazırlandı. 2002 yılında çeşitli müzik sitelerine verdikleri ilanlarla birbirini bulan ve yaklaşık 3 senedir başta Kemancı olmak üzere, İstanbul ve Ankara'daki birçok barda, 2003 yılında Parkorman'da düzenlenen Rock'n Dark Festivali'nde ve 2005 Rock İstanbul'da sahne alan grup, "Bu albüm bizim için zaman zaman açlığını duyduğumuz sahneye çıkma sayımızı artırma potansiyeli taşıdığı için çok önemliydi. Hazırlıklarımızı hep bu odakta sürdürdük" diyor. 'Senin Eserin'in en önemli özelliği, Türkiye'de ilk kez uygulanan bir multimedia özelliğini barındırıyor olması. CD'de yer alan 'interaktif stüdyo' programı, dinleyiciye şarkıların bas, gitar ve solo gibi kanallarını ayrı ayrı dinleyebilme şansı veriyor...

* Bedroom olan isminiz neden daha sonra BUZ olarak değişti? İlk albümünüzle birlikte yeni bir başlangıç yapmak istediniz diyebilir miyiz? İsmimizi dikkat çekmesi için değiştirmedik. 'Bedroom' bir cover projesiydi ve içinde hiç BUZ yoktu. Biz ise BUZ olmak istiyorduk.

* İlk albümünüz Türkiye'de ilk kez uygulanan yöntemle; multimedia CD'si olarak piyasaya çıktı. Nedir bunun özelliği? Bu özellik, kaydedilen bas, davul, gitar ve vokallerin ayrı ayrı olarak dinlenebilmesi ve dinleyicinin şarkıları dilediği gibi miksleyebilme imkanı tanıyor.

* Neden dinleyiciye böyle bir alternatif sunma gereği duydunuz? Bundan yıllar önce, hatta 'kaset' döneminde, dinlemeyi çok sevdiğimiz parçalar için 'keşke gitarlarını duyabilsek' ya da 'gitarları çıkartıp üstüne çalabilsek' şeklinde serzenişlerde bulunurduk. Bu bir anlamda bizim o dönemdeki hayallerimizin de somutlaşması özelliğini taşıyor.

* Grunge akımından etkilenerek müzik yaptığınızı söylüyorsunuz. Grunge deyince akla Nirvana, Pearl Jam, Alice in Chains gibi gruplar geliyor. Onların çizgisini yakalamak mı amaç? Bir çizgi yakalamak gibi bir derdimiz hiçbir zaman olmadı. Bütün gruplar ellerindeki enstrümanlardan çıkabilen her türlü müziği icra etmeye kadir. Bizden çıkan şarkılar da, bu saydığınız gruplara çesitli açılardan daha yakın. Bunun en önemli sebebi de; çok sevdiğimiz gruplar olması ve yıllardır onları bıkmadan dinliyor olmamız.

* BUZ, Türk rock müziği içinde nasıl bir yer bulur kendine? Zaman içinde iyi ya da kötü; hak ettiği yeri kendine bulacaktır.

* Şarkılarınızdan 'Vajina' son derece dikkat çekici. Bu şarkı, sözleriyle tepki toplamaz mı sizce? Şebnem Ferah'ın 'Ben Şarkımı Söylerken' adlı şarkısında da benzer; ama daha kapalı sözler vardı. Bu öfke kime, kadınlara mı? Kesinlikle öfke yok şarkıda. Sakin bir şekilde 'kral çıplak' diye bağırmak 'Vajina'nın yaptığı. Gündelik yaşamımız içerisinde, içsel dünyamızda en çok vakit harcadığımız kimliğimiz; cinsel kimliğimiz. Ama en çok gizlediğimiz, kendine özgüvenini çoktan kaybetmiş kimliğimiz de cinsel kimliğimiz. Metropol ya da kırsal fark etmeksizin, var olan bu sorunlu kimliğimizin BUZ'un bakışıyla bir dışa vurumu 'Vajina' şarkısı...

* "Hikayemiz, özünde tamamen yumuşak ve hayat veren bir madde olan suyun dış etkenler yüzünden değişerek sert ve ölümcül olabilecek bir madde olan buza dönüşmesine benziyor" diyorsunuz kendinizi anlatırken. Hangi dış etkenler sizi BUZ'a çevirdi? Müzik piyasasının durumu olabilir mi? Bizce bütün gruplar ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor; ki biz de öyleyiz. Ancak hâlâ gelişmemiş bir müzik sektörümüzün var olması, insanlara diledikleri müziği doya doya yapma fırsatı sağlamıyor. Bu sorunun kökeni aslında barlarda başlıyor. Nice bomba gibi şarkılar çalan, bestelerini yapan grupların barlarda dikkat çekemediğini gördük. Çünkü hâlâ üretileni takdir etmeyi öğrenmedik. Şimdilik tekrar etmeyi tercih ediyor herkes galiba...

Vajina

Güneşsiz bir mağarada Yaşar sorumsuzca Farkında olmasa da Değer dünya kadar mala Yollara düştük Peşinden koştuk Uğruna sattık Asıl sensin vajina Bir küçük kaygan vajina Herkesin derdi onunla Nasıl baksam tadına Senin derdin bununla Yollara düştük Peşinden koştuk Uğruna sattık Asıl sensin vajina

Söz-Müzik: BUZ



Pulitzer ödüllü, Amerikalı ünlü şair Stanley Kunitz, 100 yaşında hayata veda etti

Yayıncısı tarafından yapılan açıklamada, ünlü şairin dün erken saatlerde evinde uykusunda öldüğü bildirildi.

Şiirlerinin yanısıra genç yazarlar için iki yazı merkezi kurulmasına yardım etmesiyle de bilinen Kunitz, Vietnam Savaşı'na karşı çıkmış, Irak savaşı öncesi Amerikan yönetiminin saldırı hazırlıkları nedeniyle Beyaz Saray'ı protesto için düzenlenen New York'taki şiir gecesine katılan şairler arasında yer almıştı.

New York'taki şiir gecesine aralarında Stanley Kunitz ve Rita Dove'un bulunduğu savaş karşıtı şairlerin yanısıra oyun yazarı Arthur Miller da katılmıştı.



Hindistan'daki Müslüman din adamları, tartışmalara yol açan ''Da Vinci Şifresi'' filminin ülkede yasaklanmaması halinde Hristiyan grupların protesto gösterilerine destek verecek

Ülkede bugüne kadar filme karşı çok fazla protesto olmasa da bazı Katolik örgütleri, filmin gösterime girmesi halinde gösteriler düzenleme, hatta filmin gösterildiği sinemaları kapatma tehdidinde bulundu.

Önde gelen Müslüman din adamları, bu konuda Hristiyanlarla aynı görüşü paylaştıklarını bildirerek, ''Da Vinci Şifresi'' filminin Hazreti İsa ile ilgili ''yalanlarla dolu'' olduğunu söylediler.

Din adamlarını bünyesinde birleştiren Hindistan Sünni Ulema Cemiyetinin Genel Sekreteri Mevlana Mansur Ali Han, Kuran-ı Kerim'in de İsa'yı peygamber olarak tanıdığını belirterek, kitapta yazılanların hem Hristiyanlar, hem de Müslümanlara hakaret olduğunu belirtti.

Ali Han, ''ülkedeki Müslümanların, Hristiyan kardeşlerinin, ortak dini inançlarına bu saldırıyı protesto etmesine yardım edeceklerini'' ifade etti. Hindistan'ın 1,3 milyar dolayındaki nüfusunun yüzde 13 kadarını Müslümanlar oluştururken, Hıristiyanların oranı yüzde 1 civarında.

Şair ve Söz yazarı Mehmet Erbulan vefat etti.

"Aşkın Kanunu", "Bak Yeşil Yeşil", "Arım, Balım, Peteğim", "Adını Anmayacağım", "Her Halinle Her Şeyinle Güzelsin", "Al Aşkını Çal Başına", "Mavi Dünyam Benim" gibi sevilen eserlere söz yazarı ve güfteci olarak imza atan Erbulan, 72 yaşında hayatını kaybetti.

Ses kayıt ve montaj teknisyeni olarak 1959'da göreve başladığı TRT'den 1999 yılında emekli olan Erbulan'ın, 300'e yakın eseri, kurumun repertuvarında yer alıyor. Ankara'da toprağa verilen Erbulan, evli ve 4 çocuk babasıydı.

MÜHÜR KAZICILIĞI
Mühür bir tür imzadır. Okur-yazar olmayan kişilerin adları yazılarak, imza yerine basılırdı. Osmanlı Devletindeki "tuğra" günümüzde mühür adıyla, imza bilmeyen kişilere yapılırdı. Mührün demiri 2 cm. büyüklüğünde sarı bakır-kalay karışımı yapılıp, üzerine isim yazılırdı. Bu işi yapan eskiden çok kişi varmış, şimdi ise bu işi yapan pek kimse kalmamış. Bunlarda esas yaptıkları işe ek olarak mühür kazıcılığı işini yapmışlardır.

ŞİP-ŞAK RESİMCİLİK (FOTOĞRAFÇILIK)
Şip-şak fotoğrafçılar Kilis'in Cumhuriyet alanında üç ayaklı, tahtadan yapılmış fotoğraf makineleri ile çalışırlardı. Fotoğrafları hemen 3 dakika içinde çekip verirlerdi. Bu resmin negatifi karta basılır, daha sonra bu karta basılan negatiften resim yapılırdı. Şimdi kullanılan Polaroid makinelerin atası bu şipşak makinelerdir. Şip-şak resim, fotoğrafı çeken kişinin kabiliyetiyle kaliteli çıkar. Diyafram açıklığı fotoyu çeken kişi tarafından yapılır. Şip-şakçı, fotoğrafını siyah bir bezi, kişinin arkasına koyarak fon oluşturur. Kilis'te bu işi 40 yıldır yapan Hacı Ömer Efendi vardı. Ancak bugün bu işi yapan hiç kimse kalmamıştır.

HAYTALYACILIK
Haytalya bir tür sütlü nişasta tatlısıdır. Eskiden bayramlarda, bayram yerlerinde satılarak bu işten kazanç sağlanırdı. Kilis'te bu işi devamlı yapanlar, el arabalarında haytalyayı ve haytalyanın yanında, şuruplu buzu tabaklara koyup Kadı Cami'nin oralarda ya da Sabah Pazarı'nın kalabalık olduğu saatlerde satarlardı. Bu gün bu işi yapan bir iki esnaf, seyyar (gezici) satıcı kaldı.

OTACILIK
Otacı; doğadan çeşitli bitkilerden elde edilen, bunların karıştırılması ve kaynatılması gibi işlemlerden sonra hastaya içirilmesine kadar işlemleri yapan kişidir. Bizleri yaratan Yüce Allah her derdin çaresini vermiştir ama bu çareyi arayışta
bulmayı biz insanlara bırakmıştır. Otacıların en büyük kaynağı Lokman Hekim'in kitabıdır. Bunlar dağdan taştan gidip topladıkları otları yanlarına gelen hastalara şifa olarak dağıtırlardı.
Şimdi günümüzde artık bu otlar ya lüks şifalı bitkiler satan birkaç işyerinde ya da ilacın hammadde yapımında kullanılmaktadır. Bugün Kilis'te bile bu işi yapan sadece bir tek kişinin kalması, otacılığın bittiğinin göstergesi olsa gerek. Nabi'nin Oğlu dediğimiz Otacı'nın yanına şifa aramaya günde en az elli kişinin geldiğini belki çoğumuz bilmiyoruz. Kendisiyle görüştüğümüz Nabi'nin Oğlu günde bazen bin kişiye bile ilaç yaptığını söylerken, yerine bırakacak bir çocuğunun olmamasından üzgün olduğu her halinden belliydi.

KARAGÖZCÜLÜK
Kilis'te ortaoyunlarından, Karagözcülük vardı. Kilis'te Karagöz sahnesi kurulur ve Karagöz oynatılırdı. Bunun gerçek tarafı hem halkı eğlendirmek, hem de halka işin gerçeklerini anlatmaktı. Karagöz'ü Kilis'te Süleyman (Zılban) ve Halil diye iki kişi oynatırdı. Zılban o zaman Kilis'te Cumhuriyet Meydanı'nda bulunan kahvede Karagöz oynatırdı. Karagöz'ün o zamandaki vazifesi, dönemin idarecilerini tenkit etmek suretiyle yol göstericilik vazifesiydi. Karagöz'de kırka yakın oyun vardır. Karagöz'ü teşkil edenler, Karagöz, Hacivat, Bekri Mustafa, Hümmet Baba, Yahudi Hortum, Kurrabiye, Kanlı Nigar, More ve buna uygun kişiler vardı. Karagöz oyununda halk tabakası, halk temsilcisi Hacivat ise asilzade aileleri temsil ederlerdi. Günümüzde bu oyunları oynatan Kilis'te kimse kalmamıştır.

TENEKECİLİK
Kilis'te tenekelerle uğraşan ve teneke parçalarından çeşitli mamuller üreten kişilere tenekeci denirdi. Tenekecilerin en çok yaptıkları iş ise soba borularıydı. Bunlar aynı zamanda tenekelerin lehim işlerini de yaparlardı. Tenekeci esnafının en çok yaptığı işler arasında fanus, idare lambası, resim çerçevesi, kova şapşak, kadüs, kutu, mangal, soba ve borusu, tepsi, semaver gibi şeyleri sıralamak mümkün. Bu mesleği de yapanlar gün geçtikçe azalmaktadır. Kilis'te ona yakın tenekeci esnafı faaliyetini zorlukla sürdürmeğe devam etmektedirler.

ŞÜDÜTÇÜLÜK
Kilis'te loğusalık (Bir kadın çocuk doğurmasıdan sonra) zamanından 40 gün sonra 30kg. bal, 20 kg. karabiber, 1kg. tarçın, 1 kg. karanfil dövülür. Bu dövülen şüdütler 4-5 kg. kız evine, 4-5 kg. oğlan evlerine gönderilir ve komşulara dağıtılırdı. Artan kısmı ise Kilis'te hamama girildiği zaman nefse kadınlar için yapılmış, nefseler sekisi dediğimiz bir yer vardı. Oraya gelinerek, gelin oraya oturtturulurdu. O artan kalıp getirilmiş şüdüt gelin hanımın vücuduna sürülür ve etrafına da 40 tane mum yakılarak düzülürdü. Gelinin yanına 3 tane bekçi korlardı. Gelin şüdütlü şekilde iki saat kaldıktan sonra curuna götürürler ve yıkarlardı. Kuvvet macunu olarakta çok yararlı olduğu bilinmektedir.

Derleyen: Adnan KIZILTOPRAK (ZEYTİN DALI Dergisi'nden)


murat ceyhan

Ankara’ da olduğum süre içerisinde adeta bir ressam enflasyonu yaşandığını gözlemledim. Neredeyse resmin her dalında eserler üreten, resim konusunda fikir sahibi olduğunu ileriye süren ve eline fırçayı alıp tuvalin karşısına geçip; kimi fotokopi boyaması, kimi taklit bir çok eserle karşılaştım.

Ancak geçmişte aldığım sanat tarihi dersleri ve resime olan ilgim nedeniyle elde ettiğim deneyimlerinden öğrendiğim gibi bu sayıca çok olan ressamların genelde bir, istisnai olarak iki üç sergiden sonra ortadan kaybolmaları…

Eleştirmen diliyle söyleyecek olursak: “ Bloke oluyorlar”. Gerisi gelmiyor… Ama bunların içinde Necla Akdemir gibi gerçek anlamda ressam, “ Bloke olmayan” ressamlarımız da var.

Necla Akdemir’ de yukarıda bahsettiğim gibi Bloke olmayan Anti bloke olmuş, tuvalinde kendini tekrar etmeyen bir sanatçı.

Eserlerini kronolojik olarak incelediğimizde suluboyadan, akriliğe ve spatulaya uzanan yolculuğu bir anlamda zenin parçası. Pek alışık olmadığımız bu üçgen Necla Akdemir’ in sanatında oluşturduğu sessiz standartların da bir parçası niteliğinde. Her tuvalinde ele aldığı konu başlığı farklı bir puzzle’ ın parçası.

Kendisi bir anlamda Ankara’ nın sessiz tanığı. Onu dile getiriş biçimi yaşadığı hayatın  tecrübe imbiğinden geçmiş. Görselin karşısındaki izleyici bloke etmeden anti bloke olmuş vaziyette farklı açılımlarla farklı dünyalara götürüyor. Diğerlerinde olduğu gibi izleyicisini bloke etmekten uzak, izlenimciliğin labirentlerinde tuzaklar kuruyor.

“Nazar Boncukları” dizesi;  Necla Akdemir’ in izlek sahibi insanları harekete geçiren, tuvalinin karşısına geçtiğinde yeni düşüncelere yelken açmasını sağlayan bir süreklilik ve sonucunda alınan bir görsel ziyafetin ürünü.

Her tuval başlı başına binlerce kütüphane. Grafiksel tasarımdan, fırçanın tuvalle sevişmesini hissettiren yeni fantezilere kadar…

istatistik-1
Free Counter
istatistik-2

Free Hit Counters

istatistik-3


istatistik-4

istatistik-5
reklam herşeydir
sokak ve duvar gazetesi formu
sokak ve duvar gazetesi google grubu

internet kitapçınız kitapyurdu.com'dan binlerce kitaba ulaşabilirsiniz.