sokak ve duvar

güncel kültür ve sanat bloğu

"Sen yolunda yürü ve bırak ne derlerse desinler..."

Karl Marx, Kapital ı. Cilt Önsöz

Günler kovaladı günleri sevdan sardı sarmaladı tüm yüreğimi. “Sevmek sönmesini bilmeyen ateş parçası olurda yakar gencecik bedenleri” derlerdi doğruymuş sevmek sönmesini bilmeyen ateş oldu bu bedende.  Sensizken öğrendim sensizliğin derin acısını, kuşlarla haber yollamayı, tavanı olmayan sokağımızda hayale dalmayı, telefonumun sessizliğinin verdiği derin ızdırabı,  gözyaşlarımın yanaklarımı ıslatmasını, hesapsız bekleyişleri, ardı arkası kesilmeyen umutsuzlukları, kaybettiğim güneşi, ayın gecelerimi aydınlatmasını, bedenimin kıpırtısız uzantısının verdiği biçareliği, içimdeki heyecanın ölüşünü, acıların doğuşunu, müziklerin acı verişini, filmlerin baş rollerindeki kahramanları biz yapmayı, uç uç böceğiyle dilek tutmayı, papatyayla fal bakmayı, kelebeklerle hayale dalmayı, maviliklerden moral bulmayı, köşelerde gizli gizli ağlamayı, hepsini sen gidince öğrendim... Ben çok derin bir bilmece oldum sensizken, çözümüm sende saklı kalan ve bir yaşam çözülmeden geçirecek olan. Farketmedim hapsedilişimi, farkedilmedim kimse tarafından kutsal bir aşkla  beni hapsedişini. 

 

Dünyamı çevreleyen adı sen olan duvarların dışına çıkamadım, çok zorladım ama kopamadım sensizliğin düşle buluştuğu noktadan, gözlerimi hayalinle doldurdum baktığım her yer sen oldun.  Sen gittinya ben çok değiştim, düşlerimle yoğruldum, gözyaşlarımla sulandım, kaybettiklerim için yollara düştüm, tüm dünyaya darıldım, canımı cananda bıraktım, sükunetli duruşumun altındaki dev aşkı bastırmak için hayalinden güç aldım. Adını en güzel kelimelerle buluşturdum, kalemimle dillendirdim yaşadıklarımı henüz el değmemiş kar beyaz kağıtlara. Susmasını öğrenemeyen şamataydın içimde, seni susturmak için harcadım en kıymetli vakitlerimi, hayatımın olmayan kahramanısın hergün hayalinle yaşattığın sensizliğine aşığım...   Ruhumu yalnızlığınla doyurdum, çiğnenmiş yollarda çürümüş umutlarla boğuştum, uykularımı seninle böldüm, hayatımı senin için deldim, sıhhatli vakitlerimi maziye gömdüm, yıkıntıyla varolan yeni bir şaheseri senin için hayallerde yaşatmak için oluşturdum. 

 

Hiç bir ayrılık yakmamıştı beni böyle derinden, işlememişti kendini böylesi inceden inceye. Dayanılmaz oldu buraların kahrına, herşey zora koştu kendini, taşınması imkansız ağır yükler aldı güzelliklerin yerini. Tüm dualarımda kendimle buluşturdum seni, yalvardım sadece bir umut için, dilime abone ettim adını, asla çıkarmadım el açmalarımdan ve sen asla gelmeyişini değiştirmedin aynen kader gibi. Sevdalı ruhum her nefes alışında senin içime gelişinle sevişti, her güne başlayışımda ütopik dünyam seninle yoluna ışık buldu. Her tarafı sen olan tılsımlı nefesimi üflerken her limesinde sen diye haykırdım.

 

Vadesiz gelmeyişinin derinliğine atılmış, coşkuyu seninleyken tüketmiş, kalbinin verdiği zahmete hükmedemeyen, kusurlarını zamanın yuttuğu, tüm hücrelerimde yalnızlığın izlerinin resmi çizili olan,  bu acının bedelini tüm dünyaya ödetmeye çalışan ve küsmüşlüğümle cezalandıran, masumane bir sensizlikteyim. Ben nerede, nasıl mıyım? Tek bir değişiklikle hala bıraktığın yerdeyim...

Takım Ruhumuz

18/4/2007

Ben imajının yıkılarak, yerine biz imajının temelinin sağlam tutularak kalplerde inşa edilmesi ya da  takıma ait olma, bunu hisedip yürekten kabullenme gibi tanımlamalarda bulunursam hiçde yanlış tanımlamalar yapmış olmam herhalde. Sanırım takımların yoksun oldukları tek nokta bu aynı zamanda da bireylerin en çok ihtiyacı olan o ince çizgi, kendini ait görememe. Bu pozitif duyguya zaman zaman hepimizin ihtiyaç duyduğu oluyor.

 

Yaşadığımız bu zaman içerisinde ihtiyaç duyduğumuz en önemli güç kaynağımız manevi destek, maalesefki bu manevi desteğin zaman zaman hepimizin hayatında yetersiz kaldığı oluyor ve yaşantımıza etkileri negatif olarak göz kırpıyor. İlgisizlik ve doğurduğu sonuçlar, bireylerin beyinlerini günden güne kemirerek hasta toplum haline gelmesine kadar gittiği oluyor. Bunun için öncelikle olayı hissiyatta hal etmememiz gerekiyor. Dışlanmışlıktan daha çok “ben bu topluluğun bir bireyiyim” ya da “bende bu takımdayım” gibi cümleleri kalben hissetmemiz gerekiyor. Başarı için kabullenmek, daha sonra atağa geçmek ve başarıyı yakalamak gerekir.  

 

Takım ruhunda profesyonelliğin yanı sıra vicdanın sessiz çığlıklarına da kulak verilmelidir. Bu sayede sorumluluk duygusuyla ruhsal denge arasında eşitlik sağlanmış olur. Bu eşitlik sayesinde kırgınlıklarda minimize ve mutluluklarda artma kaçınılmaz bir gerçektir. İdealler için takılan gözlük aynı, adımlanan yol bir olduktan sonra, bu büyülü bağ farkında olmadan bizi hapseder. “Ben” ilkesinin yerini “biz” ilkesi sinsice alır. Hissiyatın yanında birde profesyonellik kavramı ile bütünleşme olunca gönüllülük üzerine kurulan köprüde takım ruhu olgunlaşıp ürünlerini sergilemeye başlar.

 

Takımlar amacına odaklandıktan sonra, bireyler üzerine düşeni eksiksiz yapacaklardır. “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz içindir” ilkesiyle gönüller işlenmelidir.  Amaç için kenetlenilmeli ve o büyülü bağ ile bağlanılmalıdır. Planlı ve programlı çalışma esas alınmalı, disiplin daima korunmalı, körü körüne caydırıcı çalışmalardan uzak durulmalıdır. Zamanın her karesinde takım ruhu olgusu duyulmaya başlanınca, sonucun verimi ve dolu dolu bir yaşamda beraberinde gelecektir.                  

 

Sahiplenilmesi gereken ruh koçandaki mısır taneleri gibi olabilir. Tek başına bir mısır tanesi bir şey ifade etmezken koçan üzerindeki duruşları ile mısır bütünlüğünü korur ve takımdaki yerlerini sergilemektedirler. Dışarıdan bakan bir çift göz bu bütünlüğü, bir mısır olarak görmektedir, kendi içerisinde ahenkli bir sistem kurulmuştur.

 

Takım ruhumuz başarı yolunda vazgeçilmez ve hafife alınmayacak kadar önemli bir olgudur. Parçalardan bütüne ulaşılır, bütünlüğü kurmak insanoğlunun kendi elindedir. Bütünlüğü kurmak için parçalara ihtiyaç vardır. Gidilen başarı yolunda ayrıntılar içinde boğularak, bütünlüğün ipini elden bırakmamalıyız. İçimizi amacımızla tok tutmalıyız, anlamsız vesveselerle değil. Aksi takdirde vesveseler kalbi sömürür takım ruhu bütünlüğü bozulur. Takım ruhu anlayışıyla atılan her adımda, sermayemiz mutluluk ve doyumsuz başarılar olacaktır.  

İki Kelime

14/2/2007

“Bugün sana bilmediğin birşey söylemek istiyorum, yıllar sonrada olsa sana içimi dökmek istedim. Belkide takvimlerin 14 Şubat’ı göstermesinden kaynaklanıyordu bu duygu yoğunluğum, bilmiyorum ama bugün sana olan aşkım daha bir depreşti, daha bir çıldırdı, sığmaz oldu içime, sensizliğin akla zarar bir hal aldı. Hiç sana anlatmamıştım bu hislerimi, aslında biliyo musun? kendime dahi itiraf etemeye korkuyorum bu gerçeği...

 

Nasıl olduysa, çöreklenmiş bir sızı yüreğime bir türlü doğrultmuyor beni, senden öncesi yoktu sanki ya da ben seninle başladım yaşamaya.

 

Şimdi nerelerdesin, kiminlesin bilmiyorum. Belkide çok uzaklarda farklı şehirlerde yeni yaşamlar içerisinde, başka kahramanlarla paylaşıyosun hayatın geri kalanını, ben hala bıraktığın yerdeyim hasretinle yalnız kaldım, bir başımayım, hala uğraşıyorum bu paslı kasabada. Yokluğunda bu küçük kasabada seni o kadar çok özledimki, hiç çıkmadın aklımdan, sürekli içimde besleyip büyüttüm seni. Her başladığım günün sabahında, zor olan yarınlar için niyet ettim. Sevgin içimde patladı, sensizlikle boğuştum, yaşamım boyunca hep güzellikler için büyüttüm kendimi. Yalnızlık deryasında, sevgiyle büyüttüm günlerimi.

 

Ben seni o kadar çok sevdim ki, dünyada kafeslendiğini bilmek, bir yerlerde aynı havayı soluduğumuzu bilmek dahi huzur veriyordu bana. Sen bunun nasıl bir duygu olduğunu bilir misin? Yaşadın mı hiç? Öylesi bir yerdeyim ki şimdi ben, bana acı veren, ağlatan, sürekli hüzünden başka bir mağrifeti olmayan biri için deli oluyorum. Hayatta hep güzel şeyler sevilir, acı veren bir şey nasıl sevilir ama ben bunu yıllardır yapıyorum acıya aldırmaksızın “seni seviyorum”...

 

Sensizlikte sanki tüm Bergama benimle bir ağladı. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüp dudaklarımı ıslatırken, yağmurda boş sokakları ıslattı. Sanki yanağımdan süzülen her damla yüreğimde ayrı bir yara açmak için akıyordu. Hani yağmurdan sonra gelen, huzur veren toprak kokusu vardıya, o artık terk etti buraları... Karşı evin bacasındaki baykuş dahi bakmıyor sabahları bacadan biliyor musun? Buraların eski güzelliği kalmadı sen gidince, her tarafa hüzün dağıldı, yalnızlık yayıldı. Değişmeyen tek şey, gelişinle yüreğime habersizce bıraktığın ayak izlerin oldu. 

 

“Sevgi çok uzaklarda demiştin ya” hayır değil. Sevgi benim seninle kurduğum, kurmaca dünyamın içinde. Zifiri karanlıkta dahi umut ışığı saçan, yazın güneşin altında zifiri karanlığı yaşatan hazinlik denizi sevgi. 

 

Zaman zaman düştüğüm sonsuz boşluktan hep senin için çıktım, ben bugün dahi senin için yaşıyorum, sen kayboldun gittin buralardan, hafızalarda çoktan silindin. Ben buralara senin bakışlarınla bakıp, senin gördüklerini görüyorum ve senin dilinden konuşuyorum. Yılların eskitemediği fırtına, her geçen gün hoyratça esmeğe devam ediyor. Hemde senden habersiz, kilitli kalan iki kelime boğazımda... “

 

Gururun kurbanı mı oldu? yürekte büyütülen bunca umut yoksa mıhlanan çenelerin arkasında kilitli mi kaldı? Vakit kaybetmeden, sevdiğinize hissettiklerinizi dillendiriniz. İçimizde beslenen duyguları daha fazla bastırarak köreltmek yerine neden açığa vurarak iletişimi denemiyoruz ki... Dünyadaki en mükemmel duygudur birini sevmek ve ona bunu defalarca cümle besteledikten sonra, yinede tecrübesizce gelişigüzel söylemek. Samimice yürekten akıtılan o iki kelimedir. Onun verdiği mutluluğun boyu hiçbir şeyle ölçülemeyecek kadar uzun, ulaşılamayacak kadar engindir. Esen fırtınayı dindirmeyin, sevgilerinizi söndürmeyin, unutmayınki, yeryüzündeki herşey bir yanadır “Seni Seviyorum” demenin verdiği mutluğun yanında. Kalpleriniz aşka çarpıp, sevgiye imza atıyorsa duygularınızı daha fazla bastırıp, kendinizi kandırmayın...

Ertelemeyin

9/2/2007

Bugün sabahta yatağınızda yaşamak için gözlerinizi açtığınız için mutluluk duydunuz mu? Yaşadığınız için şükür ettiniz mi? Çoğu zaman aklımıza dahi uğramıyor bu düşünceler. Üretmek için, dünyanın güzelliklerinden yararlanmak için ya da yaşamak için bugünde var. Hayatın akışına kapılıp gidiyoruz, yaşamın farkına dahi varmıyoruz. Hepimiz rolleri çoktan verilmiş birer oyuncuyuz ama sadece şimdimizi biliyoruz. Bizim için hayatımızın içine saklanmış olan bir çok şeyden bihaberiz.

 

Yaşadığımız süre boyunca hayatımızın odak noktasının kendimiz olduğunu unutmayalım. Her ne olursa olsun herşeyin merkezinde biz varız. Eğer biz varsak, mutluluk, sevinç, neşe, iş, ev, umut kısacası herşey var. Mutlu olmak için sadece şimdimizin olduğunu unutmayalım, şimdiki anın kıymetini bilelim. İnsanoğlu yaşamının sonsuz olmasını ister, sanırım haksızda değil. Yaşamın her anında saklı olan farklı güzellikler yaşamımızın ölümsüz olmasını istetiyor bizlere. 

 

Bücür anlardan,  devasa mutluluklar çıkarmak bizim elimizde. Anı yakalayalım, mutluluğu ertelemeyelim. Geçmişimizin gömülü kaldığı mazimizin içinde, mutluluğumuzu bırakmayalım. Dünyanın kafes olduğunu, bizlerinde içerisinde birer mahkum olduğumuzu düşünürsek, hedeflerimiz mutluluk üzerine, kalıplar ise sevmek olmalı. 

 

Kıymet bilmeyi, yaşanılan her şeydeki mutluluğun özü olarak tanımlasam hiçde yanlış yapmamış olurum herhalde. Zamanın, insanların her şeyin kıymetini bilelim. Kırılan kalpleri duyduğumuz pişmanlıkla onaramayız, geçen yılları şimdi geri getiremeyiz. Yaşadıklarımızı şimdi tekrar aynı hazla yaşayamayız bunun için küçük büyük herşeyin kıymetini kaybetmeden bilelim. Kıymet vermezsek, kıymetde göremeyiz. Şuda bir gerçektir ki, sevgide, mutlulukta fedakarlık yapmadan, kimseden bizi sevmesini, bizim için fedakarlık yapmasını isteyemeyiz.

 

Aynı dünya içerisinde farklı statülere sahip insanlarız. Elimizde olmayanlarla hayallerde kurulan, özenti bir yaşamla idame ettirilmeye çalışılan bir hayatla, mutlu olmayı beklemek hem imkansız hemde saçmadır. Bize sunulanlarla ve elimizde bulunanlarla mutluluğu yakalayamalıyız, aksi halde hayal kırıklığıyla bezenmiş, başarısızca sürdüreceğimiz bir yaşam kaçınılmazdır.  Başkasının mutluluğunun çetelesini tutarak mutlu olmayı beklemek yerine anımızın değerine varmayı bilmek daha akılanedir. 

 

Keşke diyerek öldürdüğümüz yaşamı geri canlandıramayacağımız bir gerçektir. Bunun için yapılacak tek şey ibret almak unutmamalıyız ki, yaşamdaki hiçbirşey bizden daha mühim değildir. Daha fazla yakınarak kendimize dert edinmemeli ve kendimizi yok yere yıpratmamalıyız. Olayları incelerken detayların içinde kaybolmak yerine pozitif tarafından bakarak mütevazı yaşamlarımızı mutlu kılmalıyız.

 

Bugün rutinde olsa aynı meşgalelerle gününüzü geçirdiğiniz için yatarken huzur duydunuz mu? En önemlisi bugünde yaşadığınız için mutluluk duymanız? Dünya için bugünde birşeyler ürettiniz, kimbilir belkide ürettikleriniz bir yerlerde birinin işine yaradı yani farkında dahi olmadan birine yararlı oldunuz. Siz işitmeseniz dahi bir yerlerde, küçücük bir yürek sizin için teşekkür etti. 

 

Elimizdekileri kaybedince değerini anlamayalım, çok geç olabilir. Nasıl hastalanınca sağlığımızın değerini anlıyorsak, yaşamımızın değerini anlamak içinde kaybetmeyi beklemeyelim. Ayağımız basıyorsa bugün basıyor, gözümüz görüyorsa bugün görüyor, kalbimiz atıyorsa bugün atıyor. Aynı hazda atması belki yarın olmayacak. Gülmek için bugünde bir bahaneniz var. Gülmek için yarını beklemeyelim, muhakkak bir yarın vardır yaşanılacak olan, kimbilir o yarın belkide hiç olmayacak. Şimdimizin kıymetini bilelim ve anı anında yaşayalım.

 

Mutluluk yaşadıkça artar, gülmek siz güldükçe vardır, sevmek siz birine fedakarlık edip verirseniz size de verilir. Sevmek için birinin sizi sevmesini beklemeyin. Unutmamamız gereken bir şey varki, eskinin öldüğü yeninin doğduğu bir yaşamdayız. Gülebildiğimiz kadar mutlu, sevebildiğimiz kadar sevilen ve yaşadığımız kadar var olanız.

 

Mutluluğa dair hiçbir şeyi hayatlarınızdan ertelemeyin...

Boş Vakit

31/1/2007

Şimdiye kadar yaşamış olduğumuz zamanın üzerine doğru kısaca yürüyelim. Nasıl geçti, neler oldu, neler yaptık, oturup biraz maziye doğru yola çıkalım. Hatırlamakta dahi zorlanıyoruz şimdi değil mi? Olayları tam olarak yakalayamıyoruz eksik kalan tarafların taşlarını koyuyoruz ve yavaş yavaş canlanıyor. Bunlar sadece hafızamıza kazınan önemli anlarımız ve hatırlamaya çalıştıklarımız, hesaba katmadığımız daha o kadar çok dakikalarımız varki.

Zamanı ne kadar hızlı kaybettiğimizin farkına kaybettikten sonra varıyoruz. Günlük uğraşlar içerisinde yitirdiğimiz en önemli şey aslında zamanımız. Nasıl geçtiğini dahi fark edemiyoruz.

Maziye dönüp şöyle bir bakılınca; ben bu yaşa nasıl gelmişim, ne günler geçirmişim ve daha neler yaşayacağım diye küçük bir düşünce denizine daldığımızda damarlarımıza korkunç bir gerginlik pompalanıyor ve hemen kaçıyoruz bu düşüncelerimizden. Bu gerçekten ödümüz kopuyor nerdeyse.

Modern hayatın keşmekeşliği içinde televizyon, internet çılgınlığı, telefon mesajları, oyunlar derken uçup giden vaktimizin nasıl gittiğini anlamıyoruz dahi. Ve öyle bir duruma geldik ki, günler artık kısa gelmeye başladı. Güneş elveda demeye hazırlanırken yine mi akşam oldu ama ben daha işlerimi bitirmedim ki dediğimiz olmuyor değil. Ve sürekli boş vakitimizin olmadığından yakınıyoruz.

Hiç boş vaktim yok diyerek yeryüzünün en büyük kandırmacasıyla kendimizi kandırıyoruz. Dolu vakitten kastımız nedir ki, boş vaktimiz olsun. Standart kurulu hayatlarımız vardır hepimizin. Zaruri ihtiyaçlarımız, iş, yemek, uyumak, okumak, vs,... Bunlar zaruri olarak yapmak zorunda olduğumuz eylemlerdir. Bunların dışında kalacak zaman ve kendimiz için ayrılacak vakit mi? boş vakit.   

Boş vakit yok diyoruz ya da televizyon, internet başında geçen zamanımızı boş vakit olarak görmüyoruz. Evet hepsini boş vakit olarak değerlendirirsek yanlış yapmış oluruz, kategorilerine göre sınıflandırabiliriz. Ama başına oturduk mu, vaktimizin yarısının fuzuli olarak geçen zaman olduğu da bir gerçektir.

Düşününki, bir günlüğüne zaman durduruldu, güneş bağlandı doya doya yaşıyorsunuz boşa zaman geçirmenin keyfini.O zaman ne işler ertelenirdi, ne çılgınlıklar yapılırdı kimbilir. Ele geçmeyecek bir hayal olsada, düşüncesi dahi hoş geliyor.

Muhakkakki, meşguliyetsiz boşa tüketilen zamanlarımız hepimizin vardır. Biz genelde bu zamanları dinlenmek için kullandığımızı sanırız ama hiçde öyle olmaz. Televizyon ya da internet başında geçer ve teknoljinin acı bir tafarı moralimizi yenmeyi başarır. Diğer bir taraftansa, dinlenirken dahi zamanımızı boşa geçirmemiş oluyoruz. Boş vakit aslında buda değil, boş vakit kendimiz için ayrılan vakittir.

Çoğu akşamları evimizde otururken muhabbet etmeye dahi vaktimiz olmaz ya da çok az olur ayak üstü konuşulur işte yüzeyden. Televizyon ya da bilgisayar alır vaktimizi. Rafa kaldırırız hep sohbet etmeyi, akşam evimize dönünce hal hatır sormayız çoğu zaman ailemize, paylaşmayı unuttuk acılarımızı, mutluluklarımızı, sanırım yenik düştük teknolojinin güzelliklerine.

Nedensede hep güzel meşgaleler alır tüm vakitlerimizi boş geçen vaktimiz yoktur kendimizce, sorumluluklarımızdan kaçmak için çok güzel bir bahanemiz vardır her vakit...          

Zamanında ne düşünce ve duygularla kalemler kağıtları kirletmişlerdi kimbilir, yıllara meydan okudukları duruşlarından belli, hala bilgilerini ilk günkü gibi taze tutan ve okuyucusuna esirgemeden veren bilgi hazineleri onlar. Ne bilgiler saklı sararmış sayfaların arkasında, açıp bakma zahmetinde bulunmayınca tozlu raflarda sessizce açılıp okunmayı bekliyorlar. Zamana ışık tutan şerbet tadındaki bilgiler, insanın içine işleyen cinsden. Düşlerin kalemle buluştuğu noktada karalanan ve okuma zevkini iliklerimize kadar hissettiren o eşsiz kitaplar. Düşünce, fikir, özlem, duyumsama, direnme, anımsamadır kitap. İnsan, okuyan, bilen, emek verendir. Kısacası kitap, insanın beyin gücü ile gönlünden geçenleri kağıt üzerinde harflerle buluşturarak, kelimelerin cümlelerle yaptığı o muhteşem dansıdır. 

Gerçeküstücülüğün küçük adımlarla başladığı ve anlatılmaz yorumlarla okuyucuya sunulduğu içeriklerle dolu günlerin izlerini taşıyanları, başıboş ve özgür düşüncelerin sınır tanımayarak azap dolu anların mürekkeple beyaz sayfalarda buluşması, tutku derecesindeki aşkların mantık süzgecinden geçirilerek aktarımı, çabalanan kent yaşamları, ihtilal yıllarının dehşet verici zamanları, vs. bir yığın içerikle düzenli uslupla yazılan tonlarca romanlar, hikayeler, makaleler saklıdır herbirinde. 

Tozlu raflarda yalnızlığın kucağına vahşice bırakılmış düşünce ve sanat hazineleri. Döneminin aynası olan ve zamanına ışık tutan, mis gibi tarih kokan eski kitaplarımız. Mukayese edilemeyecek kadar güçlü bir bakış açısı ve inanılmaz bir uslupla yazılıp gizli kalmış birer servet niteliğinde hepside. 

İçeriklerinde nice baş kaldırmaların yeraldığı ama zamanın teknolojisi karşısında boynu kıldan ince olan mütevazi raf kitapları olma nazikliğini benimseyen, köşeye atılmış eski kitaplar.  Hele bazıları vardırki, sansasyon zamanlarında kalemle kağıdın buluşması neticesinde herşey göze alınarak gerçeklerin perdelenmeden yazıldığı sayfaları barındırır içlerinde. Okurunu yazıldığı döneme götürürken dahi tüyleri ürperten, insanın yüreğinde yazarın ateşini yakan kitaplar.

Şimdi evlerimizin köşelerini süsleyen arada akla takılıp elimize alınanlar varya; gören gözümüz, işiten kulağımız, tutan elimiz, yürüyen ayağımız, durmaksızın atan kalbimiz aslında. Yazarlarımızın keşfettikleri gerçek hakikat, şimdi karanlıklar içinde mi kaldı acaba diye? demeden edemiyorum. Kitap okuma oranının düştüğünün ve günlerimizi sürekli başka uğraşlarla yediğimizin çoğu zaman farkında dahi değiliz, kitap okumaktan ışıltılı ekranlara doğru yürümeye başladığımız bu zamanlarda. Kitap okumayı sürekli olur olmaz bahanelerle ertelediğimiz göz yaşartıcı ama gerçektir.

Gönlümüzün açlığının tek sebebinin, az okunan kitap olduğunu düşünüyorum. Gerçek gönül tokluğu için kitap okumanın hayatımızda daha fazla yer kaplaması gerektiği kanısındayım. Manevi huzurla beraber yaşamımıza mutluluk katan kitap okuma alışkanlığı bilişim teknolojisi gerçeklerine yem olsada, okuma alışkanlığımızı devam ettirmeliyiz.

Gönül hoşluğu ile uygarlığı kutlayalım ve yaşamımıza buyur edelim ama köşeye atılanlarıda unutmayalım...

Dil, en yalın tanımıyla insanlar arasında seslerden örülmüş bir ağla sözlü iletişimi sağlayan araçtır. Beynimizde dans eden düşüncelerimizin sözlü olarak aktarımıdır da diyebiliriz. Milletlerin, kendilerine özgü dilleri vardır, bu o milletin bir nevi milli şuurluluğu ve bağımsızlığıdır, konuşulan bu dile anadil denilir.

Milletler içinde konuşulan anadilde şive ve lehçe farklılıkları yöreden yöreye değişiklik arz etmektedir lakin anadilin yabancı kelimelerle çiğnenmesi ve günlük yaşamda ağızları süslemesi maalesef dilimizin zaman içerisinde sinsice gerçek kimliğini kaybetmesine neden olmaktadır. Burada yabancı dil bilmenin önemini asla inkar etmiyorum, yeni öğrenilen her dilin yeni ufuklar olduğunu ve farklı kültürlerle tanışmanın verdiği hazzı, iletişimi bizzat yapmanın verdiği heyecanı asla tartışma konusu dahi yapmıyorum. Sadece anadilimize sonradan giren yabancı kökenli sözcüklerle dejenere olmuş bir dille konuşmayı ve konuşulmasının alışkanlık halini almasını istemiyorum. Türkçemiz de yaşanan yabancılaşmanın son yıllarda arttığı görülmektedir. Düşüncelerimizi aktarırken kendi dilimize kıyma pahasına da olsa yabancı kelimelerle süslendiği birçok medya kuruluşunda ve çevremizde maalesefki yaşanmaktadır. Yabancı kelimelerle konuşmayı aydınca konuşmak olarak gören genç nesil, anadilindeki yozlaşmadan inanın bihaberdirler.

Moda oldu son zamanlarda çocukların anadili gibi yabancı dil konuşması ve öğrenilen yabancı kökenli kelimelerin günlük yaşamda analimizin içine serpiştirilerek konuşulması. Aileler ve zaman mecbur tutuyordu konuşmaya anadili gibi yabancı dili ve artık bir yabancı dilde yetmiyordu bilebildiğin kadar bilmek gerekiyordu. Gündüz okulda, hafta sonları kurslarda, dershanelerde ve akşamlarıda yatıncaya kadar devam eden büyük bir yarışta koşturuyordu genç nesil, kurulmuş robot timsali hayatlar yaşanıyordu gençlik arasında. İdealistlik ölmeye yüz tutmuştu çoktan, sadece anlamsız bir koşu ve rakipler vardı bu yaşamda. Silinmişti bilinen herşey beyinlerden, moda yakından takip ediliyordu, cebinde üç kuruş parası olmayan babalar kurs harçları için çırpınıyor ve yaşam mücadelesinde ferah bir yere sahip olması için evladiyelik diye olup bitenlere boyun eğiyordu.   

Anadilimizi yabancı kökenli kelimelerin istilasına karşı daha fazla yıpratmamak için topyekün gayret sarfetmeliyiz sanırım. İmla kurallarını hiçe saymadan özümüzü benimseyerek yabancılaşmaya dur demeli... Türk milleti olarak kendi özüne yabancılaşan ve yozlaşan bir millet değil, özünü sözü yapan bu hastalığı içine yaymadan katleden bir ulus olarak yaşamalıyız. Kimliğimiz olan dilimizi vurdumduymazlıktan gelip bize uzak bir konu olduğunu düşünerek karşıdan bakmamalıyız. “Neme lazımcılığı” literatürümüzden çıkarmanı zamanı bu zaman sanırım, herşey olacağına varır deyip kaderiyle bırakmamalıyız bu gidişatı...     

Anneciğim günler öncesinden başlardı evi köşe bucak temizlemeğe, ne tür yemekler yapılacaksa, hepsinin listesi çıkartılırdı, alış veriş listesi bayramda yapılacak yemeklere göre değişirdi. Bir işçi maaşının gücü herşeyi almaya yeterdi, kredi kartı henüz girmemişti yaşamlara, yoktu o zamanlarda. İhtiyaçlar veresiye alınırdı mahalle bakkallarından ya da cebinde paran varsa. Market olayı büyük şehirlerdeydi çok lükstü bizim gibiler için.

Gecesinde uyuyamayıp sabahları yapamadığım, sabahı uyanınca duyduğum mis gibi gül suyu kokusu, tabakta bulunan akide şekerleri, babamın bayram namazından gelişi, ellerimdeki kırmızı kınalar, mutfağımızdaki envayi çeşit yemek, bitmesin diye dua ettiğim gün, adını bayramlık koyduğum entarim, saçlarımın melik melik örülmesi, babaannemin akşam yemeği telaşı, harçlık için itinayla öpülen nasırlı eller, çalınan kapıların arkasından çıkan güler yüzlü ev sahipleri, verilen şekerler ve kenarları gergef işlemeli naftalin kokan mendiller, sülale gezmeleri, barış ve sevgi işte bunlar bayram benim dünyamda.

Mahallemiz çocuktan geçilmezdi, lunapark gibi olurdu herkesin torunları gelirdi, hepsi benim arkadaşımdı. Bayramlıklarımızla oynardık mahallede, binbir çeşit oyun, oyna oyna bitmezdi. Ben hep bayramlıklarımı ilk günden kirletirdim sanırım mutluluktan nazar değerdi, ya çamura düşerdim ya da bir kenarı yırtılırdı muhakkak. Şeker yemekten yemek yemeğe yer kalmazdı miğdemde, annem her bayramda tembih ederdi “şeker çok yeme, dişlerin çürük olur” derdi ben verilen tüm şekerleri sanki bitirmeye mecburmuşum gibi o gün yatıncaya kadar yer bitirirdim.

Bayramlarda yuvamızda oluşan sıcaklık, adeta tüm ailenin yüzüne eksiksiz yansırdı. Hanemizde esen hava saygı ve sevgiyle harmanlanıp gelen konuklara içten içe akıtılırdı. Aynı sevgi ve saygı ikiye katlanılarak misafiri olunulan evlerde de çekinilmeden konuklara verilirdi. Küçükler büyüklerin sözüne asla karışmazdı, televizyon filan açılmazdı, çocukların ayrı oda da oturmak gibi bir lüksleri olmazdı, tüm çocuklar annesinin dizinin dibinde utangaç tavırlarlar otururlar ve ev sahibinin getirdiği ikramlardan annesinin gözünün içine bakarak alırlardı. Mis gibi kokan güllü lokumlardan iki tane almak için can atılırdı ama açgözlülük olmasın diye buruk bir gözkırpışı atılırdı evin sahibine. İçecek içmek yasaktı zaten, bu yasağı annem koymuştu bize, gece altımıza kaçırma muhabbetiyle içemezdik ama konunun altında evin güzel halılarına döküp rezil olmak yatıyordu.

Masumiyet o günlerde yapışmıştı yakamıza, mütevazı olmayı o zamanlardan öğrenmiştik, büyük küçük ayırt etmeden surat asmamayı ilke edinmiştik, ne olursa olsun gülümsemenin ne kadar olgun bir davranış olduğunu, saygının alasını işte o günlerde işlemiştik beyinlerimize.

Güzel günlerdi vesselam, sımsıcak ve sevgi dolu. Görüşmeler yüz yüze olurdu, verilen her ikram tereddütsüz yenirdi geri çevrilmezdi, ne diyet vardı ne perhiz. Hatırlanmak şimdiki gibi internet kablolarında ya da telofon iletileriyle sınırlı değildi. Realite daha kendini sanal ortama karşı korumayı başarıyordu o zamanlarda.

Şimdi anılınca hiç yaşanmamış gibi görünen içime derin bir acı düşüren kanaatkarca ve masumca geçen eski günler. Yüzümde duru bir gülümseme olarak kalan yaşanmış ama kıymeti henüz anlaşılmış ve ben küçükken diye kurulan o zamanlara ait cümlelerde kalmış eski bayramlar.

Herkese yüzünden gülücüklerin eksilmediği, çocuk mutluluğu tadında bayram geçirmesi dileklerimle...

Tutum

20/12/2006

Mualla Yıldırım


Eşyalarımızı, paralarımızı, malımızı zamanında ve gerektiği yerde korumamıza ve kullanmamıza tutum denir. Yersiz yere aşırı harcamaya savurganlık, bundan olabildiğince kaçınmaya da tutumlu olma diyoruz. Tutumlu olma bir alışkanlıktır insan hayatında bu alışkanlık küçük yaşlarda, ilkokul sıralarındayken aşılanır. Hani annemiz sabah okula giderken cebimize üç beş kuruş sıkıştırır ve kulağımıza sessizce fısıldardıya “abur cubur alma beslenme çantanda herşey var, biriktir paranı sana ne istersen alırız” derdi. Nasılda üzülürdük en sevdiğimiz şekeri yiyemiycez diye, nasılda ah ederdik, bizlere taa o zamanlardan aşılanırdı tutumlu olmak malımızın kıymetini anlamak.

Tutumluluk cimrilik değildir, bunu asla karıştırmamalıyız. Tutumlu insan malını ve eşyasını tertipli ve temiz kullanır. Zamanın kıymetini bilir ve boş yere zaman harcamaktan hoşlanmaz. Kendisi ve çevresi için yararlı ve faydalı olacak uğraşlarla geçirir vaktini böylece kötü alışkanlıklardan da uzaklaşır. Mutlu, sevecen ve kendine öz güveni olur. Ayakları üzerinde durmasını öğrenir hayata karşı bir nevi.

Tutumlu olmak sadece kendimize ait olanla sınırlı değildir, herşeyi ihtiyacımız kadar kullanmak ve arda kalanı bir başkasının kullanması için düşünce süzgecinden geçirmektir, varlık ve yokluk kavramlarını benimsemektir. Özellikle ortak kullanılan eşyalar üzerinde saygılı olmalıyız. İhtyacımızı giderdiğimiz bir eşyayı daha sonra kullanılamaz durumda terk etmemeliyiz, ilerlediğimiz yolda “bizimci” duygusunu taşımalıyız. Unutmamalıyız ki, bizlerde bu ülkenin birer vatandaşıyız, savurganlıkla kullandığımız herşeyin bir şekilde bize zararının döneceğini aklımızın bir köşesine yazmalıyız. Kullanımlarda dengeyi sağlamalıyız, bizimci anlayışını benimsemeli ve etrafımızdakilere benimsetmeliyiz.

Tassarruf yapmak, milli gelirlerimizi korumak ve ayırt etmeden herşeyi özenle kullanmak ve korumaktır tutumlu olmak. Elektrikten suya, yiyecekten hesapsızca kullandığımız zamana kadar herşey çok değerlidir, bitmez tükenmez dediğimiz hava dahi insan yaşamı için çok değerlidir. Kıtlık çekmeden kıtlık çeken ulusların durumunu kavrayamayız belki, ama atalarımızın çektiğini unutmayarak biraz empati yaptığımızda çöpe attığımız her lokmanın ne kadar değerli olduğunu düşünebiliriz muhakkak. Ve bunca bolluğu vicdan aynasından geçirdikten sonra şükürünü yapabiliriz kolayca.

En önemlisiyse elimizden geldiğince hayatımızı Türk mallarıyla süslemeliyiz. Alış-verişlerimizde yabancı mallar yerine bizim ürettiğimiz ürünler tercihlerimizde ilk sırada olmalı diye düşünüyorum. İhtiyaç ve gereksinimlerimizi yurdumuzda yetişen ve bizim fabrikalarımızda işlenen mallarla gidermeye çaba gösterelim. Hem paramız ülkemizde kalır, hemde ülkemizin kalkınmasında bizimde bir payımız olur. Hem böylece yerli malı kullanarak yurtseverlik duygumuzu da tetiklemiş oluruz. 12 – 18 aralık tarihleri arasına sıkıştırdığımız bu zaman dilimini alışkanlık olarak hayatımızın tüm evrelerinde yaşatmak dileklerimle.

İnsan Hakları

13/12/2006

Takvimlerimizde yeralan 10 Aralık tarihi dünya insan hakları günü, içine aldığı haftayıda insan hakları ve demokrasi haftası olarak kutluyoruz yıllardır. İnsanlar arasında din, dil, ırk, renk, cinsiyet, yaş ayrımı yapmadan kardeşlik, sevgi, dostluk, saygı gibi insana yakışan duyguları arttırarak, insana insan olduğu haysiyeti ile adaletlice verilmesi gereken hakların hepsine insan hakları denir.

Bu günün anlam ve önemine gelince, insanlığımızın yıllarca verdiği uzun uğraşlar neticesinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca kabul gören çabalarının ürünüdür 10 aralık tarihi. İnsanların doğuştan itibaren hiçbir fark gözetmeksizin eşit oldukları hakları en iyi biçimde ifade eden uluslararası bir belgenin kabul görülüşünün tarihidir bir nevi.

Geçmişte, şimdi ve sanırım gelecekte de insan hakları tüm ulusların gündem maddelerinin ilk sıralarını meşgul etmeye devam edecek. Tüm ulusların hükümetleri insan haklarını tereddütsüz kabul etmişler ve sıfır toleransla ihlaller vermemeyi yeğlemişlerdir. İnsan hakları bir bilinç olarak doğuştan itibaren tüm beyinlere ilmik ilmik işlenmeli ve benimsetilmelidir. Uygulanabilirliği içi tüm kuruluşlarımız el ele vererek sorunun üzerine körüne körüne gitmelidir, eşitlik yasasını gözeterek. Sorumluluk duygusu yediden yetmişe tüm toplumumuzca kabul görmelidir.

Tarihte yeralan eski baskıcı yönetimlerin pabucuna taş kaçıran, baskıya karşın hazırlanan ilk insan hakları kavramının ilk belgesi İngiltere Kralına 1215 yılında sunulan Magna Charte (Magna Karta)’dır. Bundan sonra diğer devletlerce de insan haklarına dair yazılı belgeler hazırlanmıştır.  Yeryüzünde bulunan en önemli mahlukat insandır, bunun için toplumlar çok önemlidir ve toplumu oluşturan bireylere tanınan hak ve özgürlükler güvence altına alınmalı ve eşit şekilde olmalıdır. İnsan yaradılanların içinde en önemlisidir, en önemli hakkıda yaşama hakkıdır. Yaşama hakkının insanlığa getirdiği bir yığın artı vardır, bunların ilki de düşünmedir. Eğitim, öğretim, çalışma, iletişim,... vs ekleyebiliriz bunlara daha.

Tüm hepimiz hiçbir ayrım olmadan, anamızdan doğarken, hür ve eşit doğarız. Fakat kendi kendimizi yönetmeyi bilenlerimiz hürdür, geriye kalanlarımız başka bireylerin efendisi olur. İnsanın insanı ezmesi, ona hükmetmesi maalesef çok büyük bir ayıp olsada, kabul edilemez gibi görünsede yaşanıyor ve yaşatılıyor. Kırıcılık, sevgisizlik, riyacılık, yalancılık, vb çok sevimsiz davranışlar aramızda olması gereken, bize yakışan hal ve hareketler değil. Bu gibi sevimsiz olaylar neticesinde en çok ihtiyacımız olan, insanlık muhabbetini kendimiz aramızda hiçyere öldürüyoruz.

Sevgi insanlığın yazısız kanunudur. Dünya döndükçe bu kanun insanlar arasında ayrılmaz bir bağ olarak gizliden ya da aşikare sürüp gidecektir. İnsanları sevmeyi öğrenmek, gerçek mutluluktur. 10 aralık insan hakları günümüz hepimize kutlu olsun adaletli bir yaşam hepimizin olsun, sevgi dolu günler...

istatistik-1
Free Counter
istatistik-2

Free Hit Counters

istatistik-3


istatistik-4

istatistik-5
reklam herşeydir
sokak ve duvar gazetesi formu
sokak ve duvar gazetesi google grubu

internet kitapçınız kitapyurdu.com'dan binlerce kitaba ulaşabilirsiniz.